Birlikte hayal edelim;
Oturma odamızda televizyonun karşısında oturuyoruz; elimizde kumanda, omuzlarımız çökük, gözlerimizde dünyanın tüm yükü bizim omuzlarımızdaymış gibi yorgun bir ifade.
İlk kanal;
Şehit haberi.
Oturduğumuz yerde belki birkaç lanet , belki siyasi yönde zırvalıklar, belki de ölen kişinin ailesiyle ilgili bir şeyler mırıldanıyoruz. Kahramanlıklardan bahsediyoruz mutlaka, savaşın hangi tarafında olursak olalım. Karşı tarafın şeytani acımasızlığından ve rezilliğinden bahsetmeden duramıyoruz, zira bize gösterilen bu. Savaşın –çatışmanın her iki tarafın da canını yaktığı değil, kendi haklı yönlerimiz. Birkaç dakika sonra parmaklar yeniden hareket ediyor.
İkinci kanal;
Siyasi liderlerden birinin konuşması.
Görüşümüze göre değişen tepkilerimizle birlikte, ekrandaki liderin gerçeği kendine göre yorumlayışını izliyoruz. Daha dikkatli bir şekilde bakabilsek, tarihin de bunu yaptığını görebiliriz ama biz nadiren görüyor, mütemadiyen bakıyoruz.
Üçüncü kanal;
Bir eğlence programı. Kendi coğrafyamız üzerinden konuşursak insanların evlilik programını ayakları altında ezdikleri eş bulma zımbırtılarından biri. Kumandayı elimizden bırakıp, günlük afyon dozumuzu almak için yerimize yerleşiyoruz. Önceki kanallar, izlediklerimiz zihnimizden silinip gidiyor. Müthiş bir boşluk. İçinde yaşadığımız dünyanın hiçbir kötü yanı yokmuş, işler tepetaklak olmamış gibi. Her şey koca bir gösteriden ibaretmiş gibi.
“Kitle terimini özgünleştirmeye kalkmak gerçekten de bir saçmalıktır – bu anlamı olmayana bir anlam vermeye çalışmak gibi bir şeydir.Örneğin “emekçiler kitlesi” denilmektedir. Oysa ne emekçiler kitlesi vardır, ne de bir başka toplumsal özne ya da nesneye ait bir kitle… Çünkü bir kitle yalnızca onu kapsayabilen ve sonuç olarak istatistik artıklar üreten ve simgesel zorunluluklardan arınmış olanlar tarafından oluşturulabilir” diyor Baudrillard kitleyi anlatırken, peki kitlenin varlığını bu denli güçlendiren, onun sürekliliğini sağlayan nedir?
“Toplumsalın sahip olduğu kurumların gelişimiyle doğru orantılı bir şekilde gerilediği söylenebilir”diyerek toplumsalın sonunu bize işaret eden Baudrillard’ın görüşünden hareket edersek, en etkin toplumsallaştırma araçlarından biri olan Kapital’in toplumsalın sonunu getirdiğini söyleyebiliriz. Zira Arzunun özgürleşmesi yolunda, Kapital’in en büyük destekçisi olan tüketim kültürü Baumann’ın deyişiyle “Tüketicinin herhangi bir başka toplumdaki tüketiciden farklı bir birey olduğu” tüketim toplumunda ortaya çıkar. Başta ihtiyaçlara hizmet etmek için doğan kapital, bir süre sonra insanın kendi iradesi dışında belirlenen ihtiyaçlar karmaşasını yaratmış ve bir şekilde herkesin tüketici olmak zorunda olduğu ya da mutlak surette bir şeylere ihtiyaç duyduğu bir kültürü yaratmıştır. Durup kendinize bir bakın, en basiti alışveriş yapmayı ihtiyaçlar alanına indirgeyebiliyor muyuz? Kendi kendimize uydurduğumuz ihtiyaçlar alanına değil, ihtiyaçlarımız alanına. Yaşamak için yiyor, örtünmek için giyiniyor muyuz mesela? Özgür irademizle seçtiğimizi söylediğimiz giysilerin ya da kozmetik malzemelerin yüzde kaçına ihityacımız var? Ya da yüzde kaçını yönlendirilmeden ediniyoruz?
Kapital’in sinsice önümüze ittiği reklamlar, blog yazıları, pürüzsüz ciltleri olan kadınlar, karnı yok etmeyi, popoyu dik göstermeyi, bacakları inceltmeyi vaad eden çorapların reklamı bizleri hiç etkilemiyor mu?
Peki, politik arenada?
Kendimizi parçalayarak savunduğumuz, boğazımız yırtılana kadar çığlık atarak desteklediğimiz tüm o liderler. Canımızı ortaya koyduğumuz savaşların ne kadarının iç yüzünü biliyoruz?
Dünyanın demokrasiyi tanıması ve demokrasinin yaygınlaşmasıyla birlikte, insanlar özgür bireyler haline geldiler. Bu bize “istediğimizi seçme, kararımızının arkasında durma sorumluluğu verir.” Peki bize ulaşan bilginin yansızlığından ya da özgürlüğümüzden ne kadar emin olabiliriz?
Bu bağlamda Chomsky demokrasinin egemenliği arttıkça, bireyleri zor kullanarak ya da alenen yönlendirmenin imkansızlaştığından söz ediyor. Ona göre totaliter sistemin zor kullanarak yaptıklarını, demokrasi propoganda yöntemiyle halleder ki bu yüzden eğitim sisteminin ve popüler kültürün, egemen olanın arzuları doğrultusunda rızanın imalatı için çalışması gerekliliği ortaya çıkıyor.
“Egemen güçlerin uyguladığı propogandanın kilit noktalarından biri, entelektüellerin düşüncelerinin kontrol edilmesidir. Önce entelektüeller ikna edilir,daha sonra onlar görüş liderleri olarak halkı etkiler. Eğitimli kesimin desteklediği ve sapmalara izin vermeyen propogandanın, oldukça başarılı olduğu anlaşılmıştır.”
Chomsky’nin çıkarımından ilerlediğimizde egemen güçlerin, medyayı maşa olarak kullanarak toplumu ve toplumsalı etkilediğini ve şekillendirdiğini görüyoruz. Bu bizi Baudrillard’ın şu cümlesine çıkartır “Toplumsal belki de büyük bir yanılgıdır. Çünkü toplumsal adlı bir orta oyunu hiçbir zaman için derinlemesine öneme sahip olmamıştır.”
Kapital’in meydan okumasıyla birlikte bize dayatılan sınırsızlık ve tatminsizlik toplumsalın sonunu getirdiğinde geriye kalan; Ustaca kurgulanan simülasyonun içinde mutlu mesut, özgür seçimler yaptığı düşüncesiyle yaşayan insan oluyor.
İnsan kendi mutlu sonsuzluğunda sürüklenip giderken, doymak bilmeyen ve aslına bakarsak toplumsalı hiçbir zaman tanımamış olan Kapital’in elinde çekiştirilip duruyor. Sistemin çarkları durmaksızın işlerken, aradan çıkan belki de toplumsala –gerçek toplumsala ait olan insanlar sistem tarafından marjinalleştirilip, yalnızlaştırılıyor. Zira tüketim kültürü ve Kapital’in bizzat kendileri tarafından insanlara satılan “Daha iyi bir gelecek hayali” dışındaki fikirlere pek tahammülü olduğu söylenemez.
Tüm bunlardan yola çıkarak söyleyebiliriz ki günümüzde medya, başlangıç amacı olan bilgilendirme yerine toplumsalı giderek nötralize ederek, duyarsız ve tepkisiz bir kitle yaratmıştır. Artık savaşlar, ülkelerin ekonomileri, eğitim durumunun iç acıtan hali, ölen insanlar, yaşayanların durumu… hiç birşeyin pek de önemi kalmamıştır. Buna Baumann’ın Parçalanmış Hayat isimli kitabında örneklediği, savaşın içinde olmalarına rağmen insan öldürdüklerinin farkında olmayan askerleri ya da her gün yeni bir can kaybının haberini alırken kanalı değiştirdiğimizde bambaşka bir dünyaya dalan kendimizi örnek gösterebiliriz.
Medya, Baudrillard’ın da dediği gibi işlevi olan “Büyüleme”’yi mükemmel bir şekilde yerine getirmektedir. İhtiyaçların farklılaşması ve sınırsız hale gelmesiyle, her zaman daha fazlasını isteyen insan bir süre sonra kendine bile yabancılaşamayacak duruma gelmiş ve toplumsaldan adım adım uzaklaşmıştır. Günümüz, arzuları tarafından yönetilmeye programlanmış, her zaman daha fazlasını isteyen ve her şeyi bildiği bir simülasyonun içinde yaşayan insanlarla doludur ve Kapital’in marjinal olarak nitelediği kesim, ne kadar çağrı yaparsa yapsın;
“Kitleler kendilerine yapılan bu çağrıları birer ışık demetine dönüştürüp dalga dalga yaymaya kalkmazlar. Tam tersine devlet, tarih, kültür ve anlamın çevresinde oluşturulmuş ışık demetlerini emerek ortadan kaldırırlar. Onlar tepkisizliktir, tepkisizliğin, nötr olanın gücüdür.”
Görmek istediğini gören ve ana akım medya tarafından gösterilene koşulsuz inanan kitlenin üzerinden her şey akar, zira istenen budur. Devrim hayali, insanın kendine bile yabancılaşamaması durumu sonucunda yok olmuştur. Kitlelerin sesi yoktur ya da belki de kitleler ses çıkarmaya bile tenezzül etmeyecek kadar büyülenmişlerdir. İnsanlık alanında yoksullaşmış olan birey, maddi değerler konusunda zenginleştikçe zenginleşir. Ortak bir ideal çevresinde toplanmaktan, bir gelecek hayalinden uzaklaşan insanlık gittikçe yalnızlaşır, tüketim çılgınlığının ona bulaştırdığı karanlığı etrafına yaymaya ve kapıldığı büyüyle ona doğru gelen her şeyden kaçınmaya başlar. Bireyselleşir. Zira bu tam olarak Kapital’in ya da onun en temel ürünü olan Tüketim Kültürü’nün istediği şeydir. Tanrı’yı kilisenin zenginliğinde, bilgiyi ona gösterilende bulan kitle kendi şahsi krallığında yaşar ve gider.
Baudrillard’ın kaleme aldığı gibi “Söyleyecek hiçbir şeyi olmayanlarla, konuşmayan kitleler arasındaki harika “birlik” işte budur.”
Reblogged this on Rajah Al Hurra and commented:
ARZUNUN ÖZGÜRLEŞMESİ|KİTLE, TELEVİZYON KÜLTÜRÜ VE MEDYA ÜZERİNE
BeğenBeğen