Etiket arşivi: Zygmunt Baumann

Arzunun Özgürleşmesi|Kitle, Televizyon Kültürü ve Medya üzerine

Birlikte hayal edelim;

Oturma odamızda televizyonun karşısında oturuyoruz; elimizde kumanda, omuzlarımız çökük, gözlerimizde dünyanın tüm yükü bizim omuzlarımızdaymış gibi yorgun bir ifade.

İlk kanal;

Şehit haberi.

Oturduğumuz yerde belki birkaç lanet , belki siyasi yönde zırvalıklar, belki de ölen kişinin ailesiyle ilgili bir şeyler mırıldanıyoruz. Kahramanlıklardan bahsediyoruz mutlaka, savaşın hangi tarafında olursak olalım. Karşı tarafın şeytani acımasızlığından ve rezilliğinden bahsetmeden duramıyoruz, zira bize gösterilen bu.  Savaşın –çatışmanın her iki tarafın da canını yaktığı değil, kendi haklı yönlerimiz. Birkaç dakika sonra parmaklar yeniden hareket ediyor.

İkinci kanal;

Siyasi liderlerden birinin konuşması.

Görüşümüze göre değişen tepkilerimizle birlikte, ekrandaki liderin gerçeği kendine göre yorumlayışını izliyoruz. Daha dikkatli bir şekilde bakabilsek, tarihin de bunu yaptığını görebiliriz ama biz nadiren görüyor, mütemadiyen bakıyoruz.

Üçüncü kanal;

Bir eğlence programı. Kendi coğrafyamız üzerinden konuşursak insanların evlilik programını ayakları altında ezdikleri eş bulma zımbırtılarından biri. Kumandayı elimizden bırakıp, günlük afyon dozumuzu almak için yerimize yerleşiyoruz. Önceki kanallar, izlediklerimiz zihnimizden silinip gidiyor. Müthiş bir boşluk. İçinde yaşadığımız dünyanın hiçbir kötü yanı yokmuş, işler tepetaklak olmamış gibi. Her şey koca bir gösteriden ibaretmiş gibi.

 

“Kitle terimini özgünleştirmeye kalkmak gerçekten de bir saçmalıktır – bu anlamı olmayana bir anlam vermeye çalışmak gibi bir şeydir.Örneğin “emekçiler kitlesi” denilmektedir. Oysa ne emekçiler kitlesi vardır, ne de bir başka toplumsal özne ya da nesneye ait bir kitle… Çünkü bir kitle yalnızca onu kapsayabilen ve sonuç olarak istatistik artıklar üreten ve simgesel zorunluluklardan arınmış olanlar tarafından oluşturulabilir” diyor Baudrillard kitleyi anlatırken, peki kitlenin varlığını bu denli güçlendiren, onun sürekliliğini sağlayan nedir?

 

“Toplumsalın sahip olduğu kurumların gelişimiyle doğru orantılı bir şekilde gerilediği söylenebilir”diyerek toplumsalın sonunu bize işaret eden Baudrillard’ın görüşünden hareket edersek, en etkin toplumsallaştırma araçlarından biri olan Kapital’in toplumsalın sonunu getirdiğini söyleyebiliriz. Zira Arzunun özgürleşmesi yolunda,  Kapital’in en büyük destekçisi olan tüketim kültürü Baumann’ın deyişiyle “Tüketicinin herhangi bir başka toplumdaki tüketiciden farklı bir birey olduğu” tüketim toplumunda ortaya çıkar. Başta ihtiyaçlara hizmet etmek için doğan kapital, bir süre sonra insanın kendi iradesi dışında belirlenen ihtiyaçlar karmaşasını yaratmış ve bir şekilde herkesin tüketici olmak zorunda olduğu ya da mutlak surette bir şeylere ihtiyaç duyduğu bir kültürü yaratmıştır. Durup kendinize bir bakın, en basiti alışveriş yapmayı ihtiyaçlar alanına indirgeyebiliyor muyuz? Kendi kendimize uydurduğumuz ihtiyaçlar alanına değil, ihtiyaçlarımız alanına. Yaşamak için yiyor, örtünmek için giyiniyor muyuz mesela? Özgür irademizle seçtiğimizi söylediğimiz giysilerin ya da kozmetik malzemelerin yüzde kaçına ihityacımız var? Ya da yüzde kaçını yönlendirilmeden ediniyoruz?

Kapital’in sinsice önümüze ittiği reklamlar, blog yazıları, pürüzsüz ciltleri olan kadınlar, karnı yok etmeyi, popoyu dik göstermeyi, bacakları inceltmeyi vaad eden çorapların reklamı bizleri hiç etkilemiyor mu?

Peki, politik arenada?

Kendimizi parçalayarak savunduğumuz, boğazımız yırtılana kadar çığlık atarak desteklediğimiz tüm o liderler. Canımızı ortaya koyduğumuz savaşların ne kadarının iç yüzünü biliyoruz?

Dünyanın demokrasiyi tanıması ve demokrasinin yaygınlaşmasıyla birlikte, insanlar özgür bireyler haline geldiler. Bu bize “istediğimizi seçme, kararımızının arkasında durma sorumluluğu verir.” Peki bize ulaşan bilginin yansızlığından ya da özgürlüğümüzden ne kadar emin olabiliriz?

Bu bağlamda Chomsky demokrasinin egemenliği arttıkça, bireyleri zor kullanarak ya da alenen yönlendirmenin imkansızlaştığından söz ediyor. Ona göre totaliter sistemin zor kullanarak yaptıklarını, demokrasi propoganda yöntemiyle halleder ki bu yüzden eğitim sisteminin ve popüler kültürün, egemen olanın arzuları doğrultusunda rızanın imalatı için çalışması gerekliliği ortaya çıkıyor.

Egemen güçlerin uyguladığı propogandanın kilit noktalarından biri, entelektüellerin düşüncelerinin kontrol edilmesidir. Önce entelektüeller ikna edilir,daha sonra onlar görüş liderleri olarak halkı etkiler. Eğitimli kesimin desteklediği ve sapmalara izin vermeyen propogandanın, oldukça başarılı olduğu anlaşılmıştır.

Chomsky’nin çıkarımından ilerlediğimizde egemen güçlerin, medyayı maşa olarak kullanarak toplumu ve toplumsalı etkilediğini ve şekillendirdiğini görüyoruz. Bu bizi Baudrillard’ın şu cümlesine çıkartır “Toplumsal belki de büyük bir yanılgıdır. Çünkü toplumsal adlı bir orta oyunu hiçbir zaman için derinlemesine öneme sahip olmamıştır.”

Kapital’in meydan okumasıyla birlikte bize dayatılan sınırsızlık ve tatminsizlik toplumsalın sonunu getirdiğinde geriye kalan; Ustaca kurgulanan simülasyonun içinde mutlu mesut, özgür seçimler yaptığı düşüncesiyle yaşayan insan oluyor.

İnsan kendi mutlu sonsuzluğunda sürüklenip giderken, doymak bilmeyen ve  aslına bakarsak toplumsalı hiçbir zaman tanımamış olan Kapital’in elinde çekiştirilip duruyor. Sistemin çarkları durmaksızın işlerken, aradan çıkan belki de toplumsala –gerçek toplumsala ait olan insanlar sistem tarafından marjinalleştirilip, yalnızlaştırılıyor. Zira tüketim kültürü ve Kapital’in bizzat kendileri tarafından insanlara satılan “Daha iyi bir gelecek hayali” dışındaki fikirlere pek tahammülü olduğu söylenemez.

Tüm bunlardan yola çıkarak söyleyebiliriz ki günümüzde medya, başlangıç amacı olan bilgilendirme yerine toplumsalı giderek nötralize ederek, duyarsız ve tepkisiz bir kitle yaratmıştır. Artık savaşlar, ülkelerin ekonomileri, eğitim durumunun iç acıtan hali, ölen insanlar, yaşayanların durumu… hiç birşeyin pek de önemi kalmamıştır. Buna Baumann’ın Parçalanmış Hayat isimli kitabında örneklediği, savaşın içinde olmalarına rağmen insan öldürdüklerinin farkında olmayan askerleri ya da her gün yeni bir can kaybının haberini alırken kanalı değiştirdiğimizde bambaşka bir dünyaya dalan kendimizi örnek gösterebiliriz.

Medya, Baudrillard’ın da dediği gibi işlevi olan “Büyüleme”’yi mükemmel bir şekilde yerine getirmektedir. İhtiyaçların farklılaşması ve sınırsız hale gelmesiyle, her zaman daha fazlasını isteyen insan bir süre sonra kendine bile yabancılaşamayacak duruma gelmiş ve toplumsaldan adım adım uzaklaşmıştır. Günümüz, arzuları tarafından yönetilmeye programlanmış, her zaman daha fazlasını isteyen ve her şeyi bildiği bir simülasyonun içinde yaşayan insanlarla doludur ve Kapital’in marjinal olarak nitelediği kesim, ne kadar çağrı yaparsa yapsın;

 

“Kitleler kendilerine yapılan bu çağrıları birer ışık demetine dönüştürüp dalga dalga yaymaya kalkmazlar. Tam tersine devlet, tarih, kültür ve anlamın çevresinde oluşturulmuş ışık demetlerini emerek ortadan kaldırırlar. Onlar tepkisizliktir, tepkisizliğin, nötr olanın gücüdür.”

 

Görmek istediğini gören ve ana akım medya tarafından gösterilene koşulsuz inanan kitlenin üzerinden her şey akar, zira istenen budur. Devrim hayali, insanın kendine bile yabancılaşamaması durumu sonucunda yok olmuştur. Kitlelerin sesi yoktur ya da belki de kitleler ses çıkarmaya bile tenezzül etmeyecek kadar büyülenmişlerdir. İnsanlık alanında yoksullaşmış olan birey, maddi değerler konusunda zenginleştikçe zenginleşir. Ortak bir ideal çevresinde toplanmaktan, bir gelecek hayalinden uzaklaşan insanlık gittikçe yalnızlaşır, tüketim çılgınlığının ona bulaştırdığı karanlığı etrafına yaymaya ve kapıldığı büyüyle ona doğru gelen her şeyden kaçınmaya başlar. Bireyselleşir. Zira bu tam olarak Kapital’in ya da onun en temel ürünü olan Tüketim Kültürü’nün istediği şeydir. Tanrı’yı kilisenin zenginliğinde, bilgiyi ona gösterilende bulan kitle kendi şahsi krallığında yaşar ve gider.
Baudrillard’ın kaleme aldığı gibi “Söyleyecek hiçbir şeyi olmayanlarla, konuşmayan kitleler arasındaki harika “birlik” işte budur.”

 

Deve, Aslan, Çocuk | TAKVA filmi ve sekülerlik üzerine

Günümüzde modern toplumların en temel sorunlarından birisi dinîn kişi, toplum ve politikayla olan ilişkisidir. Ülkemizde ise bu durum daha çok ideolojik endişeler ve kültürümüzün kayıtlı tarihinin başından çok daha eski zamanlara dayanan geleneklerle alakalıdır ve modernliğe attığımız ilk adımdan bu yana her zaman önemli sorunlarımızdan biri olmuştur.

 

“Zihin açıklığıyla yapılan işlere şeytan karışır.”

 

Nietzsche, insan yaşantısının toplumsal bir sistem tarafından belirlenmiş eski inançlar/değerler ışığında oluşturulduğuna inanıyordu. Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında ele aldığı ruhun dönüşümü kuramında, sistemin insanı yaşantısı içinde nasıl yönlendirdiğini şöyle açıkladı;

İlk aşama olan “Deve” yönlendirilmeye açık, aslına bakarsak yönlendirilmeye muhtaç bir yük hayvanıdır. Hareket etmek için birinden komut bekler, şekle sokulmaya, itaate uygundur. Aynaya baktığınızda ya da illüzyonlardan arınıp dünyayı görmeye başladığınızda çevrenizde ebeveynleri, eğitmenleri, iş verenleri sayesinde toplum kurallarına koşulmuş insanlarda onu görebilir, ona verilen komutların tarihçesini “Elalem ne der?” başlığı altında bulabilirsiniz. Bu noktada Kant’a dönüp,  “Aydınlanma Nedir Sorusuna Yanıt” isimli makalesinden bir alıntı yapabiliriz:

-ki bu bize sekülerizmin tanımının yolunu açacak ve neden gerekli olduğunu daha da net bir şekilde gösterecektir.-

 

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedeni de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.”

 

Belli bir yerden sonra deve kendini aslana dönüşmüş bulur. Nietzsche bunu dönüşüm olarak tanımlar, Kant ise “Sapere aude! ” der  “Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” Nietzsche’nin dönüşümü Aslan’ın, Ejderha’yla savaşması ve sonunda Çocuk’a dönüşmesiyle devam eder fakat biz o kısımları almayacak, Nietzsche’den diğer düşünürlere sıçrayacağız.

Yazının başında yaptığımız alıntıya dönelim;

Takva filminde Şeyh’in, müritlerinden birine verdiği öğüdü ele aldığımızda, kuşkusuz bu bize Nietzsche’nin Çileci rahibini anımsatabilir. Şeyh mantığın karşısındadır, dünyanın renklerini, Tanrı’nın insana verdiği zihni kullanmayı olabildiğince yasaklar. Hayat bir sınavdır ve ancak Takva sahipleri bu sınavı geçebilecektir. İyi- Kötü’yü kendi düşüncesinin eleğinden geçirmiş ve mutlak iyi ve mutlak kötü’yü tanımlamıştır. Buraya kadar sıkıntımız yok, sıkıntılı kısım şu ki, Şeyh kendi çıkarımlarını kitleler üzerinde uygular. Takva ancak onun izlediği yol sayesinde gerçekleşebilir.

“ “Şeriat kaldırılmamıştır” diye yazar Nathan Brown, “ yalnızca kişisel konum meseleleriyle, bir de açıkça ve kolayca kanunlaştırılabileceği alanlarla sınırlandırılmıştır.””  Modern zamanların gelmesi ve kültürlerin birbirine karışmasıyla daha da yaygınlaşan sekülerlik, dini ve yoğun din savunucularını belli bir alana hapsetse de kulaktan kulağa fısıldanan söz her zaman oradadır. “Seküler olan dindışıdır ve dindışı, günahtır.”  Ve günah her zaman cezalandırılır. – Fakat Tanrı tarafından değil, kendilerini Tanrı’nın eli olarak gören ve hüküm vermeye meraklı Tanrıcılık oyununun müdavimleri tarafından. Oysa kitaplar şöyle der “Yaratan ve kul arasına girilmez” Okumayı sürekli unuttuğumuz bu cümlenin yokluğu, unutulmuşluğudur belki de bize hüküm verme, infaz etme cesareti veren. –

Bu önyargıyı çeşitlendirebilir, günümüz dünyasından ve yaşadığımız ülkeden onlarca hatta yüzlerce örnek verebiliriz. Bugün yasaklanıp kitaplardan çıkartılan konulardan tutun, kitap ve filmlere kadar sürüsüne bereket örnekle yaşıyoruz. Elimizdeki kitaptan, üstümüzdeki kıyafete kadar birçok şeyle yargılanıyoruz, din içte değil, dışta yaşanıyormuş gibi.

Bu noktada şu soruyu soralım; Bir eylemi ya da bir söylemi “dini” ya da “seküler” yapan nedir?

“ “İçin olmak” durumuna ait olan müphemlik, daimi ve tedavisizdir; bunun ortadan kaldırılmasının tek yolu, ahlaki durumdaki “ahlaki” olanın ortadan kaldırılmasıdır.” diyor Baumann “Parçalanmış Hayat” isimli eserinde. Takva filminden yola çıkarak ilerlersek, bu durum önümüze şu şekilde çıkıyor.

Hayatını Tanrı’ya ve inandığı dine adamış olan Muharrem Efendi, iyi olmak için tüm varlığını tüketmektedir fakat Baumann’ın da bahsettiği gibi “Ahlaki yaşam sürekli bir belirsizlik içinde yaşamaktır.”  Film boyunca Muharrem Efendi’nin hayatındaki tüm boşlukları inancıyla doldurmaya çalışırken, yavaş yavaş zihnini bulandırışını izliyoruz. Zira cinsellik doğamızın reddedemeyeceğimiz bir parçası ve onu ne kadar yok sayarsak o kadar güçlü geri gelir. Film bize Muharrem Efendi’nin hayatın renklerinden soyutlanışının, zihninde yarattığı şiddeti anlatıyor da diyebiliriz. Bedenimizi kapattık, diyelim. Zihnimizi de kapatabilir miyiz? Kaçımız tertemiz bir zihne sahip olduğunu iddia edebilir? Kaçımız içimizde bağıran dürtülerden, kişiliğimizin yabani yanından kaçıp bu kaçıştan akıl sağlığını kurtararak galip çıkabilir.

Yönetmen bu noktada bize bir incelik yaparak bunu çok daha önce, filmin başında Muharrem dergâha girerken onun omzuna çarpan meczupla birlikte gösteriyor, filmin sonuna doğru ise bedensel ihtiyaçları yüzünden kendini suçlu hisseden Muharrem ve filmin başında onun omzuna çarpan Meczup’u bir havuzun karşılıklı köşelerinde görüyoruz. Suyun üzerinde ikisinin yansıması.

Sekülerlik bu evrede devreye giriyor, modernlikle birlikte hayatımıza giren sekülerizmde ıstıraba boyun eğerek kutsala erişme mantığı rafa kalkıyor. Dini inanç ve kutsal metinler artık sorgulanamaz olmadığından, daha doğrusu insanları dinin sınırları çizilmiş topraklarına zincirleyen bir düşünce sistemi olmadığından insan etrafına bakıyor ve asıl o zaman neyin ne olduğunu görmeye başlıyor zira Takva filminde de net bir şekilde gördüğümüz gibi, bir şeye körü körüne inanmak, bedeni – insanlığı sınırlamak, zihni bir kutu içine hapsetmek aklın yitip gitmesine neden olmaktadır.

Bilimsel bilgi dini inancın yerini aldığı ( yani, “gerçek” anlamda görünür kılındığı) için seküler değildir bu dünya; aksine, kesinlik olmadan yaşamak gerektiği, inananların bile demir atacağı sabit bir yer olmadığı, gerçek ile hayali olan birbirini yansıttığı için sekülerdir. Bu dünyada kesinlik siyasetinin imkânsız olduğu açıktır.” diyor Talal Asad. Bu sözü Muharrem’in hayatına uyarladığımızda gerçek anlamını daha net görebiliyoruz, daima iyi olmak için çabalamış ve hayatına beyaz dışında hiçbir rengi almamaya azmetmiş bir karakterin yavaş yavaş yitip gidişini anlatıyor bize.

Elimizdeki kaynakları değerlendirir, sekülerliği ilgili yönleriyle kavramaya çalışır ve bunu mevcut durumumuza uyarlamaya çalışırsak; Sekülerliğin dünyayı görmek için dini açıklamalardan ve kaynaklardan yararlanmayı bırakma eylemi olduğunu söyleyebiliriz fakat ne yazıktır ki ülkemizde bu durum, sahneyi hiç terk etmeyen tarikatlar ve kültürümüzün köklerine işlemiş olan gelenekler yüzünden sekteye uğramakta ve insanımızın üzerinde baskı yaratmaktadır.

Marx’ın dediği gibi “Din toplumların afyonudur.” bunu, Nietzsche’nin çilecilerinde de sokağa çıkıp etrafımıza baktığımızda da görebiliriz. Referans aldığımız film olan Takva’nın ana karakteri Muharrem bize bu uyuşmuşluğu net olarak göstermektedir. İnancı kullanılarak uyuşturulan Muharrem bir süre sonra kendi zihniyle bile çatışır hale gelir, öyle ki vicdanı ona durumu olmayan bir aileden kira almaması gerektiğini söylese de kendisini din maskesi altına saklamış olan tarikat tam tersini ister. Bu bağlamda sormamız gereken soru şudur; Sekülerlik neden gereklidir? Neden özellikle ülkemiz için gereklidir?

Olabildiğince açık olalım; Geleneklerle baskılanmış ülkemizde bir kurtarıcı bekleyerek yaşıyoruz. Bizi günahlarımızdan kurtaracak, doğru yolu gösterecek bir Mehdi’ye umut bağlamış durumdayız, bizim gibi etten kemikten olan insanların ağzına bakıp, inandığımız kitabı yorumlamalarını bekliyor, yorumlara göre hareket ediyoruz. İnandığımız şeyin kendisine göre bile değil. İlahi mesajın yüzyıllar önce bozulduğunun, fitnenin toprakta kök saldığının farkında bile değiliz ve yine biz, inandığımızı söylediğimiz kitabın bile ilk cümlesini dikkate almadan hareket ediyoruz.

“Oku”, “Sorgula” diyen kitabın tembel savunucularıyız, kitabın kopyaları raflarımızı beklemekte ve biz, kendilerini Takva sahibi ilan etmiş olanların elinde istedikleri yöne doğru yönelen, bazen can alan, bazen düzen bozan varlıklar olarak dine hizmet ettiğimizi düşünür haldeyiz. Kitabın ne dediğini önemsemiyor, açıp bakma zahmetine bile girmiyoruz. Evet, tüm bunlar ışığında en çok bizim için sekülerlik gereklidir, zira zehirlenmiş ve bozulmuş kutsal gözlerimizin önünden çekildiğinde göreceğimiz renkler dünyanın asıl gerçekliğidir. Yüceltilen çile ve ıstırap ancak ve ancak bugünümüzü ve dünya yolculuğumuzu zehir edecektir.

Eğer bilgi sahibi ve vicdanlı insanlar olabilirsek, köşesinde oturmuş ya da bir çerçevenin arkasından bize günahlarımızı söyleyen/ eyleme dökmemiz gerekenleri fısıldayan insanları inancımızın temeli yapmamamız gerektiğini de görürüz.