Etiket arşivi: Sinema

Mother! | Doğa, insanlar ve istila üzerine

Biraz mitolojiden bahsedelim. Yeraltı Kralı Hades ve Kore’nin – ya da kaçırıldıktan sonra değişen adıyla “Persephones (Yıkım Getiren)- hikayesini çoğumuz biliriz.

Romantizm sosuna bulanmamış haliyle mit, Demeter’in kızı Kore’nin hile ve entrikayla kaçırılışını ve Hades ile evlenmek üzere yeraltına götürülüşünü anlatır. Hikayelerin anlatılandan da öte eğlenceli ve aynı zamanda tehlikeli olan kısmı budur, anlatıcıyla şekillenebilirler. Neredeyse her şey anlatıcının elindedir bile diyebiliriz. O ne anlatırsa onu görürüz ya da neyi görmek istersek onu görürüz. Rızası bile alınmadan hayatı elinden alınmış Kore , Hades’in sonsuz aşkına cevap vermeyen taş kalpli bir kadın gibi gözükebilir. Ölüm’ü simgeleyen Hades’in sevimli, kızının yasını tutan Demeter’in sevenleri ayıran bir tür canavar olarak gözükebildiği gibi.

Yorumlardan birinde Demeter, Hades’in yüce ve sonsuz aşkına karşı çıkan, ondan intikam almak için tüm dünyayı açlığa sürükleyen kötü karakter olarak karşımıza çıkar. Zira bilirsiniz, her romantik hikayenin bir kötüye ihtiyacı vardır. Kötülük olmadan hayatımız pek de eğlenceli olmayacakmış gibi. İnsan kaosa meyleder ve bilinir ki iyi karakterler kaosa pek de elverişli değildir.

Geçelim.

Başka bir yorumda ise Demeter çaresizdir, kızını kaybetmenin acısı onu kısırlaştırmıştır. Kızı elinden alınmış, sonsuz bir karanlığa hapsedilmiştir. Hades dünyadan baharı çalmış, toprağın nefesini kesmiş, renkleri soldurmuştur. Bu yorumda Yüce Anne olarak isimlendirilen Demeter kızının acısıyla resmedilir.

“Demeter, bir anne (meter) gibi yiyecek verdikten (didousa) sonra bu adı almış görünüyor.” Platon, Kratylos 404b

“Anne, besleyen yaratıktır: Anne yiyecek verir, bu yolla yaşamı gözetir ve korur. Ancak bu haliyle anne, ne yaşamın kaynağı ne de tüm canlı kozmosa “kendi takdirine göre” aktardığı bir sırrın saklayıcısıdır.” * Anne belki evrenin kalbi, belki de ciğerleridir, dünyanın başlangıcı ve sonudur. Belki de en büyük sırrıdır. Hikayesinin anlatıcısına göre şekillenirken anlatıcısının kaderinin iplerini elinde tutar.

Bir hikayeden diğerine doğru yolculuk edelim, bir anneden diğerine. Çocukları ellerinden alınmış iki hikaye kahramanından gerçekliğe bağ atmayı deneyelim.

Sonraki Durak

Mother!

Darren Aronofsky’ın filmi olan Mother! çıktığı dönemde bir çok tartışmaya konu olmuştu. Film bir çöp müydü? Kullanılan metaforlar filmin kalitesini düşürecek kadar bariz miydi?

Hayır, bunları tartışmayacağım.

Mother’ın birkaç yorumlamasından biri Tanrı – Evren düzeni üzerine ki odaklanmak istediğim konu için işime bu geldiğinden ben bu yorumlamayı baz alacak ve buradan ilerleyeceğim.

Karakterlerin hiçbir şekilde isimlendirilmediği film, alevlerin içinden bize bakan bir kadının gözleriyle başlıyor. Ve hemen sonra, güneş doğuyor, ışık yıkımın izlerini yıkıyor ve başka bir kadının – Doğa Ana- uyanışını izliyoruz. Adam – Tanrı- -kocası- kitabını yazmak için ilham bekleyen bir şair ve daha çok kendi dünyasında yaşadığını söyleyebiliriz. Fakat kadın yine de onu seviyor ve ihtiyaçlarına, seçimlerine saygı duyuyor. Bazen hoşuna gitmeyen seçimlerle karşılaşsa bile. Kadının hikayedeki rolü evle -Evren- bağlantılı olarak ilerliyor. Kadın evi toparlayan ve düzenleyen olarak çiziliyor. Uzun bir süre boyunca evin sorunlarıyla ilgelenip, gelişen her olayla zarar gören evi ayakta tutmaya çalışıyor. Evi yavaş yavaş yeniden yapıyor. Yönetmen sıkça ev ve kadın arasındaki bağa gönderme yaparken, evin içinde ilk kanın dökülmesiyle – Kabil ve Habil – etkileşim daha da görünür oluyor. Duvarların içinde atan kalbin geri dönüşsüz çürüyüşünü ve kaçınılmaz sonu net bir şekilde görmeye başlıyoruz. Hikaye dinler tarihiyle paralel olarak geliştiğinden, en sonunda şair kitabını -Kutsal kitap- çıkarıyor.

Ve olaylar gelişmeye başlıyor. Hem de ne gelişme. Kitabın çıkmasıyla birlikte Şair’in artan popülaritesi sayesinde ev hayranlarla doluyor ve gittikçe daha da yozlaşan kalabalık evi mahvetmeye başlıyor. İlk başta ufak tefek zararlardan ibaret olan tahribatlar bir süre sonra preslenmiş bir kıyamet gösterisine dönüşüyor.

Duralım.

Başarısız anlatımımı maruz görün, zira ben izlediğim şeyleri detaya girmeden anlatma konusunda pek de iyi sayılmam fakat akışı durdurmak ve incelemek istediğim sahne tam olarak bu. – kurtuldunuz

Kadın,kendini kaybeden ve evini yakıp yıkan insanlara “Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sorduğunda, onlardan birinden “Burada olduğumuzu kanıtlamak için” cevabını alıyor.

İz bırakmak.

Buna odaklanalım.

Hayatımız boyunca bunun için çalışmıyor muyuz? Unutulmamak için. Yok olmak, sonsuza dek silinmek, hiç var olmamış gibi olmak değil mi korkumuz?
Soyumuz sonsuza kadar sürsün, ismimiz ölümsüz olsun diye erkek çocuk doğurtmaya/doğurmaya çalışmıyor muyuz? Para kazanmak için bizi besleyene zarar veriyor, ardından şanımız daha çok yürüsün diye biraz daha zarar vermiyor muyuz? Geliştirdiklerimizin sonuçlarını çok da düşünmeden yaptıklarımızla övünmüyor muyuz? Elimize fırsat geçtiğinde sırf iz bırakmak için doğrularımızı bile bir kenara atmıyor muyuz?

Susuzluğu kapıya kadar getiren, ormanları yok eden bizler değil miyiz? Her yeri kalitesiz ve güvencesiz beton yığınlarıyla doldurup, en ufak doğal olayda kendimizi yerlere atarak ağlayan biz değil miyiz? İnandığımızı söylerken, inançlarımızla övünürken yozlaşan, yoldan çıkan, kendi kendimizi putlaştıran biz değil miyiz?

İz bırakma hırsımız değil mi?

İnsan yaşadığı evrene saygı bile duyamayacak kadar düşmüş bir varlığa dönüşmedi mi?

Nedense böyle zamanlarda Nietzsche’nin “Tanrı öldü” deyişi aklıma düşüyor. Deli adamın pazarın orta yerine koşarak gelişi ve söyledikleri.


Söylüyorum. Onu öldürdük – siz ve ben. Hepimiz onun katilleriyiz. Fakat bunu nasıl yaptık? Denizi nasıl içip tüketebildik… Bu dünyayı güneşinin zincirinden kurtarınca ne yapmış olduk? Şimdi nereye doğru hareket ediyor? Ya biz şimdi nereye doğru hareket ediyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu hissetmiyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu? Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrısal çürümeden – Tanrının çürümesinden başka koku duyuyor muyuz? Tanrı çok çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü gitti!
Onu öldüren de biziz! Bütün, katillerin katili olan biz nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye dek elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan bizim bıçaklarımızla kana bulandı. Kim temizleyecek bu kanı bizden? Hangi suyla arıtabiliriz kendimizi? Nasıl bir kefalet törenini düzenlesek, hangi kutsal oyunu oynasak?…”

Bu noktada Hades’ten ne farkımız var? Baharı kaçıran, yeşilin sonunu getiren o değil miydi? Bizim yaptığımızın kalır yanı var mı? Ormanlarımızı yakıp kül etmedik mi? Çirkin beton yığınları yapacağız diye onları kanlarını akıtmadık mı?

Filmde kadının evini istila eden insanlardan farkımız nerede?. Medeniyet kılıfının altında her gün cinayet işlemiyor muyuz? Bize verilenleri, ahlaki değerlerimizi her gün biraz daha öldürdüğümüzün farkında değil miyiz? Yoksa modern deli adamları işitmek mi istemiyoruz?
Sadece işimize gelen yönüyle mi işitiyoruz?

Hades’i sevmiyorsak mesela, sonuna kadar Demeter’in tarafını tutup onun yapıp ettiği tüm yanlış şeylere gözlerimiz kör mü oluyor? Bize dokunmayan yılanın da doğanın bir parçası olduğunun farkında mı değiliz yoksa dümdüz aptal mıyız? Bilemiyorum.
Acaba biz evrenin taraf tutmadığını, hepimize ait olduğunu ve her kim yok ederse etsin, sonunda hepimizin zararlı çıkacağını mı unutuyoruz? Bir adım geri çekilip, vaziyete dışarıdan baktığımda durum tam da böyle gözüküyor.

Örneklemek için çok uzağa gitmeme de gerek yok. Kendimden örnek verebilirim. Yazıya başladığımda bu yazı mitoljik bir hikaye ve bir film göndermesiyle bağlanacak bir Kaz Dağları çağrısı olacaktı. Bildiğiniz üzere Kaz Dağları’nda söylenenin 4 katı (195.000*) ağaç kesildi. Amacım insanın doğayı öldürüşü üzerine yazmaktı. Bu bir sır değil, her gün duyduğumuz ve yaptığımız her şeyi yapmaya devam ettiğimiz bir gerçek. Normalimiz olmuş durumda.
Ağaçları kesiyor, denizi dolduruyor, gün içinde tonlarca su kullanıyor, deodorantları içeriklerini okumadan yarınımız yokmuşçasına sıkıp duruyoruz. Üstelik tüm bu gerçekleri sadece kendi düşüncemize ait birileri dile getirdiğinde kabul ediyoruz.

Neyse, filme dönelim.

İşler çığrından çıkıp evin içindeki insanlar garip tapınma ritüelleri sırasında kadının çocuğunu öldürdüklerinde, tüm ipler kopuyor. Duvarların içinde yaşayan kalbin tamamen karardığına şahit oluyoruz. Adam, ne olursa olsun affedici olmalarını söylerken kadının çığlığı evi ikiye bölüyor ve tüm ev kadının -doğanın- öfkeli haykırışını işitiyor.

“Katiller! Artık evimden defolup gitme vaktiniz geldi.”

Kadın evi Adem’in çakmağıyla yakıyor.
.
.
.

Hem kötü, hem de aptalız.
İnsan. Anne katili.
İnsan. Belki de koca bir hayal kırıklığı.




Dogville | Komşunun Acısı, Merhamet ve İstismar Üzerine

Lars von Trier’in Dogville’i şiddet üzerine yapılmış en vurucu yapıtlardan biridir. Dogville bir filmdir, bir hikayedir, bir tiyatro oyunudur. Dogville bizi koruyan duvarlardan sıyrıldığımızda içinde bulunduğumuz, yoldan çıkışına bahane uydurduğumuz dünyadır.

Görmediğimiz sürece sesimizi çıkarmadığımız, görünür hale geldiklerinde ise kendimizin bile zor duyduğu isyan cümlelerini tekrarlamaktan öteye geçmediğimiz bir dünyayı serer gözlerimizin önüne. Eylül ve Leyla’yı şu zamanlarda hepimiz hatırlıyoruz, peki diğerlerini? İsmini bilmediklerimiz umurumuzda mı? Geçmiş ölümler, çocuk gelinler, çocuk anneler, tecavüz kurbanları?

Oturduğumuz yerden konuşmak kolay değil mi?

Gelin biraz filmi hatırlayalım.

Dogville bize sıradan insanları gösteriyor. Kanımıza girmesinin sebebi belki de budur. Onda filmlerden alışık olduğumuz abartılı karakterler ya da sahneler yok, film alabildiğine sıkıcı. İç karartıcı, alabildiğine gerçek. Dogville Amerika’da bir yer ama her yer olabilir. Mesele de bu ya, Dogville sanki bizim sokak.

Film Thomas Edison’la başlar, kendince yazar ve gönüllü ahlak filozofu Tom, insanların onu ciddiye almaları için bir yöntem aramaktadır. Ona bir hediye lazımdır ve şansa peşindekilerden kaçan Grace’in yolu oraya düşer. Grace’in, Thomas’ın yol göstericiliğinde başladığı hikaye; Thomas’ın izleyici, kendisini kurbana dönüşmesiyle gelişir.

Dogville iyilik örtüsü üstündeyken küçük, sevimli, kendi halinde bir kasabadır. Grace kaçtığı dünyadan kurtulabilmek adına bu kasabaya ve insanlarına dört elle sarılır. Kendini sevdirmek adına didinir fakat bir süre sonra, iyilik örtüsü yavaş yavaş kalkmaya başlayıp kasaba halkı zaaflarını ona karşı kullanmaya başladığında işin rengini görürüz. Kabusu ateşleyen Chuck, Grace artık dayanamayıp kaçmak istediğinde parası olmadığı için ona kamyonunun arkasında tecavüz eden Ben ve nicesi.

Thomas, Grace yapılan her şeyi sıradanlaştırıp kaza süsü verse de Grace yapılan hiçbir şey kaza değildir. Sıradan da değildir. Kasabanın gizlenen ya da sonradan ortaya çıkan kötülüğü aklımıza “İnsan kurt mu, kuzu mu?” sorusunu getirebilir. Bunun üstüne uzun uzun tartışabiliriz, fakat bunu sonraya bırakıp; şiddetin normalleştirilmesi konusuna eğilelim.

I

“Komşunun acılarını hak ettiğini savunmak kesinlikle bütün ahlaksızlığın kaynağıdır.” diyor Emmanuel Levinas. Tam olarak bu noktada durup, bu cümlenin içimizi parçalamasını bekleyebiliriz ya da derin bir nefes alır ve yozlaşmamızı kabul ederiz. Zira hepimiz biliyoruz, okuduğumuz bu cümle bizi birkaç saniyelik bir sorgulamanın ötesine götürmeyecek. Özümüze,en içimize işlemiş olan zalimlik bizi hiçbir zaman terk etmeyecek. Belki başlangıcımızdan beri orada olan, belki de modernliğin nimetleriyle filizlenen bu tohum hepimizin içinde. Bazıları bunu eyleme dökerken, bazıları yapılanları izlemeyi seçiyor, aradaki tek fark bu.

Zygmunt Baumann bu bağlamda “Zalim eylemler gerçekleştirme yetisi ile ahlaki duyarsızlık arasındaki bağ nedensellikten öte bir bağdır.” diyor.

Ona karşı bir argüman geliştirebilir miyiz?

Her gün hatta her dakika gerçekleşen, bir şekilde karşımıza çıkan, neredeyse bizden biri olan “Kadına şiddet” konusunu ele alalım. Öldürülen, darp edilen, psikolojik şiddete maruz kalan kadınlar aklımızda kaç saniye yer ediyor? Ya da soruyu şöyle değiştirelim, katledilen bir insanın ardından “Etek giymeseymiş.”, “O saatte orada ne işi varmış?” vb. cümleler kurmak hangi yönümüzü işaret ediyor?

Hobbesyen bir bakış açısıyla duruma bakarsak, insanın tohumunda kötülük/kaos olduğunu söyleyebiliriz ya da Baumann’ın dediği gibi “Daima her uygar insanın içinde pusuya yatmış bir yabani vardı.” cümlesini kullanabiliriz. Kötülüğe binlerce bahane üretebilir, üstüne tespitler yapabiliriz… ki yapıyoruz da, başımız her sıkıştığında beşerliğe sığınıyoruz. Din artık bir tür kaçış yolu, suç ortağı fakat birkaç adım geri gidip resmin tamamına baktığımızda tüm bu durumun Baumann’ın da işaret ettiği bambaşka bir yönü daha olduğunu görüyoruz.
Televizyonları açtığımızda karşımıza çıkan görüntülerin yarısından fazlasında şiddet bir şekilde içimize işliyor. Her gün ölüm ve zulme maruz kalıyor. Dizi ismi altında yaptıkları beyin yıkama seanslarında kadının “şeytanlaştırılmasını” izliyoruz. Yüzyıllar önce yasalar ya da uydurma dinler aracılığıyla yapılan işkencenin normalleştirilmesi süreci bugün televizyonlar aracılığıyla yapılıyor ki bu sadece kadınlar için de geçerli değil.
Kapısında her daim savaş olan bir Ortadoğu ülkesinde yaşayan vatandaşlar olarak kaçımız içinde bulunduğumuz durumun dehşetinin farkındayız? Her gün öldürülen masum insanlar ve askerler için “Ailelerinin başı sağ olsun” demek dışında herhangi bir eylemde bulunuyor muyuz yoksa tüm bu olanlar bizim için siyah camdaki görüntülerden ibaret mi?

Farkında mısınız bilmiyorum ama her gün ekranımıza ölü çocuk fotoğrafları düşüyor ve biz daha az darp edilenini şanslı sayıyoruz. Bir çocuğun ölümünde şans faktörünü gözetiyoruz.
Baumann bu durumu “duyarsızlaştırma” olarak açıklıyor. Vurdukları hedefleri küçük kırmızı noktalardan ibaret gören ve her şeyi bir tür oyun olarak algılamaya meyilli askerler gibi , ölen askerler ve öldürülen kadın ve çocuklar da bizim için solgun detaylardan ibaret çünkü her akşam karşımıza çıkan görüntüler gibi ihtişamlı, dramatik ve vurucu değiller. Devletlerin ya da belli toplulukların menfaatine olmadığı sürece makyajlanmıyor, hikayeleştirilmiyorlar. Şiddete kurban gidenlerin gerçek hikayesi hiçbir zaman anlatılmıyor. Topraklarımızda binlerce mülteci barınırken, insanların neden ülkelerini terkedip başka bir ülkeye “kaçmış” olabileceğini hayal bile etmiyor, etmeye çalıştığımızda da “Parlak Kırmızı”‘yla karşılaşıyoruz.

Binlerce insanı öldürebilen bir ülkeyi sona sürükleyebilen şey.

“Parlak Kırmızı.”

Bomba dendiğinde insanların aklına gelen ilk şeylerden biri bu. Kanın, ateşin, ölümün dehşeti unutulup yerini bir rengin canlılığı alıyor. Bir çocuğun bile aklında yer eden bu görüntüyü silmeye çalışmak yerine gülüyor, ona oyuncak silah almaya devam ediyoruz. Şiddet yıllar önce kovulduğu yerlere işte böyle sızıyor. Önce “Parlak Kırmızı”‘yla, ardından silahlar ve “Sen erkeksin/kadınsın” cümleleriyle. Her şeyin başında insan olunduğu unutturularak.
Post-modern çağ bir anlamda ilgi çağı. Herkes, hemen hemen her şekilde kamunun dikkatini üstünde istiyor. Descartes’ın ünlü sözünün “Farkediyorum, o halde varım”‘a evrildiği bir dönem bu. Odak noktasında insan olmak değil, bir şekilde görünür olmak var. İnsanlığın ve ona ait değerlerinin tümünün zeminden sarsıldığı, çoğunun kaybolduğu zamanlar. Lewis Caroll’un işaret ettiği gibi “Burada yerinizde durabilmek için var gücünüzle koşmanız gerekiyor.”

Dini motiflerin oldukça belirgin olduğu toplumumuza bakalım. Televizyonları ya da telefonlarımızdaki uygulamaları açtığımız her gün yeni bir propagandayla karşılaşıyoruz.

Kendini mehdi ilan edenler, Allah dediği için, ayet ve hadisleri ezbere okuyabildiği için, belagati kuvvetli olduğu için kendini “kutsal” ilan eden düzenbazlar hatta vücut sıvılarının kutsal olduğunu iddia edenler ve onların ismini bağıran, davalarını savunan ancak ve ancak böyle varolabilen post-modern insan.
Feda edilmeye hazır, yönlendirilmeye açık.

Kukla.

Başımızı çevirdiğimizde insanları yargılamayı kendine hak sayan, bir insanın buyruğuyla can alabilen ya da can veren insanlara rastgeliyoruz. Post-modern dönem kovduğumuzu umduğumuz şiddeti yepyeni onlarca yüzle karşımıza çıkartırken en güçlü kaleleri zamanın başından bu yana olduğu gibi din, ahlak gibi kodlarımıza işlenmiş alanlar. Post-modern insanlar olarak biz dünyada var olabilmek, varlığımızı belli edebilmek adına bu alanlarda aktif olmaya çalışırken insanlığımızın özünden uzaklaşıyor, belki de o öze daha da yaklaşıyoruz. Şiddet kulaklarda uğulduyor, caddelerde dolaşıyor, ekranlardan taşıyor.

Bizi insan yapan değerlerden her geçen gün daha çok uzaklaşıyoruz zira artık “ölüm” bir video oyunu kadar gerçek iken, öldürmek ya da ölmek bir insanın adını duyurması için yapması gereken şeylerden biri haline gelmiş durumda.