Etiket arşivi: politics

Bakması Bedava |Kapital ve Devrim kavramları üzerine

Başkaldırılar tarihe aittir. Fakat bir şekilde tarihten sıyrılırlar.

                                                               Michel Foucault

 

“Siyasal olan nedir?” Ben en kısa yanıtı vereceğim: Siyasal olan, ayrı türden iki sürecin karşılaşmasıdır. Birincisi hükümet sürecidir. Cemaat halindeki insanların bir araya gelişini ve rızalarını örgütlemekten ibarettir ve temelinde yerler ile görevlerin hiyerarşik dağılımı vardır.”

Marx tarihin oluşumuna farklı bir bakış açısı getirdiği Alman İdeolojisi isimli kitabında insanoğlunun, hayvandan ayrıldığı noktayı açıklarken “İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle ya da başka herhangi bir şeyle ayırtedilebilir. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz kendilerini hayvanlardan ayırmaya başladılar. Bu, onların fiziksel yapılarının koşulladığıbir adımdır. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretirler.” cümlelerini kullanmıştır. Yola buradan başladığımızda Marx’ın üretimi, özel mülkiyete bağladığını ve daha sonra özel mülkiyetin de dallanıp budaklandığını görürüz. Sonuç, olarak insanoğlu Hobbes’un “Ölümlü Tanrı”’sını dahi elinde oynatabilecek bir kutsal ortaya çıkarmıştır ya da başka bir pencereden bakarsak, Ölümlü Tanrı’nın eline dünyayı kasıp kavuracağı bir silah vermiştir.

 

Kapitalizm.

 

İhtiyaçlar alanından çıkıp, kendi ihtiyaçlarını türetmeye başlayan tüketim kültürünün sonuçlarını hepimiz gözlemleyebiliriz. Çarklar, üstüne farklı bir elbise giydirilmiş Barbie bebekten, içine yeni bir sos eklenerek “Yeni” damgasıyla bizlere sürülmüş hızlı gıdalara ve hepimizin aşina olduğu telefonlara kadar bir çok alanda tam gaz dönmeye devam etmektedir. Egemen olanın en güçlü silahlarından biri olan Kapital, bir süre sonra kendi kültürünü oluşturmaya başlamış ve düzen sonunda egemen olanın karşısında sürekli değişen ve yenilenen bir karşıt kültür meydana gelmiştir.

“Uyumluluğun büyük bir günah statüsüne yükselmesi ve kitle toplumunun modern distopyanın imgesi haline gelmesiyle” oluşan yeni politik sahnede oynanan oyunlar çok daha acımasız bir hal almıştır. Oyuncular/İzleyiciler ya da kitle oyuna devam etmek için gelinen yol ayrımında seçim hakkının kendinde olduğunu düşünür.Önünde iki seçenek vardır ve seçme hakkı daima ondadır fakat yazar bu seçenekleri öyle bir kurgulamıştır ki, oyun devam ettiğinde yine Egemen’in istediği şekilde ilerlenir.

Bu bizi “Egemen güçlerin uyguladığı propogandanın kilit noktalarından biri, entelektüellerin düşüncelerinin kontrol edilmesidir.”cümlesine çıkartıyor. Mevcut durumda kapitalizmin hükümranlığını yıllardır sürdürüp, güçlendirmesinin sebebini ortaya çıkan karşıt kültürler olduğunu söyleyebilir miyiz? Zira, günümüze bakıp, günümüzden geçmişe doğru uzandığımızda ortaya çıkan her karşıt kültürün kapitalizm tarafından yeni bir kazanç alanına dönüştürüldüğünü görürüz.

Küba Devrim’ini yapan Che Guevara, yeni akım özgürlük hareketleri için adeta bir marka haline gelirken; emek sömürüsü üzerine kitaplar yazan Karl Marx’ın kaderi de ondan farksızdır.  Egemen olana ya da Kapital’e başkaldırmış bu isimler, günün sonunda kapital için yeni kazanç fikirleri olarak vitrine konulmuş durumdadır. Yine de bilhassa Marx’ın işaret ettiği ve metnin başından bu yana işaret ettiğimiz, emeği sömürülen ve amaçsızlaştırılan, kendine yabancılaşan oluşumun bilinçlenmesi/bilinçlendirilmesiyle birlikte ortaya çıkan durum; başka bir deyişle kitlenin uyanışı ya da toplumsalın ortaya çıkışı tam olarak siyasal özneleşmeye işaret eder.

Özneleşme; İnsanların eşitliği, onlara yapılan haksızlığı ya da sömürüyü farketmeleri, eyleme geçmeleridir. Siyasal özneleşmeyi tam da bu noktada proleter üzerinden tanımlayabiliriz. Kapital tarafından yıllar boyu sömürülen, kendi emeğine yabancılaşmış olanların bir araya gelip tek bir slogan etrafında toplanmasıyla başlayan özneleşme, aralarından birinin karşı tarafa geçmesiyle ya da bambaşka bir sloganla bitebilir.

“…gerileyişi de birkaç sene sonra hareketin eski sözcülerinden birinin yayınlanmış bir makalesinin başlığında simgeleştirilebilir: “Hepimiz proleter doğmadık.” Elbette doğmadık. Ama bundan çıkan sonuç nedir? Bu makalede çıkartılan sonuç, bir-olmayan-varlık olan bir “varlık”tan, kim olduğunun önemi olmayan bir bedensiz bir kimseyle özdeşleşmeden sonuçlar çıkarmanın olanaksızlığıydı. Oysa eşitliğin kanıtlanması, ya / ya da’nın tasımsal mantığını (yurttaş mıyız, yoksa değil miyiz?, insan mıyız, yoksa değil miyiz?..) “hem öyleyiz hem de değiliz”in yarı-taktiksel mantığına düğümler.”

Tüm bunlar ışığında “Devrimin mümkün olup olmadığı” sorusuna gelirsek;  Bahsettiğimiz ölçüde bir devrim, yani kitlenin uyanışı ve kapitale başkaldırması ancak ve ancak bir arada oldukları zaman eşitsizliğe başkaldıran insanlarla mümkündür. “Söyleyecek hiçbir şeyi olmayanlarla, konuşmayan kitleler arasındaki harika “birlik” söz konusuyken yaşanacak olan uyanış kısmi bir uyanış olduğundan ilk başta, kitleyi tamamen ötekileştirmek yerine onunla barış yapmalı, modern kitle toplumunun kapitalin kıskaçlarından kurtulabilmesi için hangi ödünleri vermesi gerektiğini görmemiz gerekir.

Salt teoride hareket edip, yok edilmesi gereken her şeyi bir bir sıralamak yerine modern toplumun ve belki de kapitalin yararlı yönlerini alıp, bunu kitlenin dahi hayali olan  -zira kapital, her zaman daha iyi bir dünya hayali satmıştır – daha iyi bir dünya için nasıl dönüştürülebileceğine bakmak gerekir. Devrim, her zaman teoride ve pratikte mümkündür fakat asıl yapılması gereken, ütopik bir hayalin peşinden koşmak yerine gerçeklerle yüzleşip varolan problemler üzerine gerçekçi bir bakış açısıyla eğilmek,  günümüz dünyasındaki her sorun karşısında Egemen ya da Kapital’i suçlayıp, işin içinden sıyrılmak yerine ikisiyle de barışık bir şekilde çözüm yolları aramaktır.

Aksi halde, karşıt kültürler kendi sahnelerinde oyunlarını sergileyip kitle üzerinde hiçbir etki bırakmadan uçup giderken, çarklar aynı şekilde dönmeye devam eder.

Hobbes “İnsan insanın kurdudur.” demiştir. Devrim, doğal durumu aşıp, insanın onu yöneten “Ben” duygusundan kurtulup, “Biz” bilincini kazanmasıyla başlar.

 

 

Deve, Aslan, Çocuk | TAKVA filmi ve sekülerlik üzerine

Günümüzde modern toplumların en temel sorunlarından birisi dinîn kişi, toplum ve politikayla olan ilişkisidir. Ülkemizde ise bu durum daha çok ideolojik endişeler ve kültürümüzün kayıtlı tarihinin başından çok daha eski zamanlara dayanan geleneklerle alakalıdır ve modernliğe attığımız ilk adımdan bu yana her zaman önemli sorunlarımızdan biri olmuştur.

 

“Zihin açıklığıyla yapılan işlere şeytan karışır.”

 

Nietzsche, insan yaşantısının toplumsal bir sistem tarafından belirlenmiş eski inançlar/değerler ışığında oluşturulduğuna inanıyordu. Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında ele aldığı ruhun dönüşümü kuramında, sistemin insanı yaşantısı içinde nasıl yönlendirdiğini şöyle açıkladı;

İlk aşama olan “Deve” yönlendirilmeye açık, aslına bakarsak yönlendirilmeye muhtaç bir yük hayvanıdır. Hareket etmek için birinden komut bekler, şekle sokulmaya, itaate uygundur. Aynaya baktığınızda ya da illüzyonlardan arınıp dünyayı görmeye başladığınızda çevrenizde ebeveynleri, eğitmenleri, iş verenleri sayesinde toplum kurallarına koşulmuş insanlarda onu görebilir, ona verilen komutların tarihçesini “Elalem ne der?” başlığı altında bulabilirsiniz. Bu noktada Kant’a dönüp,  “Aydınlanma Nedir Sorusuna Yanıt” isimli makalesinden bir alıntı yapabiliriz:

-ki bu bize sekülerizmin tanımının yolunu açacak ve neden gerekli olduğunu daha da net bir şekilde gösterecektir.-

 

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedeni de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.”

 

Belli bir yerden sonra deve kendini aslana dönüşmüş bulur. Nietzsche bunu dönüşüm olarak tanımlar, Kant ise “Sapere aude! ” der  “Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” Nietzsche’nin dönüşümü Aslan’ın, Ejderha’yla savaşması ve sonunda Çocuk’a dönüşmesiyle devam eder fakat biz o kısımları almayacak, Nietzsche’den diğer düşünürlere sıçrayacağız.

Yazının başında yaptığımız alıntıya dönelim;

Takva filminde Şeyh’in, müritlerinden birine verdiği öğüdü ele aldığımızda, kuşkusuz bu bize Nietzsche’nin Çileci rahibini anımsatabilir. Şeyh mantığın karşısındadır, dünyanın renklerini, Tanrı’nın insana verdiği zihni kullanmayı olabildiğince yasaklar. Hayat bir sınavdır ve ancak Takva sahipleri bu sınavı geçebilecektir. İyi- Kötü’yü kendi düşüncesinin eleğinden geçirmiş ve mutlak iyi ve mutlak kötü’yü tanımlamıştır. Buraya kadar sıkıntımız yok, sıkıntılı kısım şu ki, Şeyh kendi çıkarımlarını kitleler üzerinde uygular. Takva ancak onun izlediği yol sayesinde gerçekleşebilir.

“ “Şeriat kaldırılmamıştır” diye yazar Nathan Brown, “ yalnızca kişisel konum meseleleriyle, bir de açıkça ve kolayca kanunlaştırılabileceği alanlarla sınırlandırılmıştır.””  Modern zamanların gelmesi ve kültürlerin birbirine karışmasıyla daha da yaygınlaşan sekülerlik, dini ve yoğun din savunucularını belli bir alana hapsetse de kulaktan kulağa fısıldanan söz her zaman oradadır. “Seküler olan dindışıdır ve dindışı, günahtır.”  Ve günah her zaman cezalandırılır. – Fakat Tanrı tarafından değil, kendilerini Tanrı’nın eli olarak gören ve hüküm vermeye meraklı Tanrıcılık oyununun müdavimleri tarafından. Oysa kitaplar şöyle der “Yaratan ve kul arasına girilmez” Okumayı sürekli unuttuğumuz bu cümlenin yokluğu, unutulmuşluğudur belki de bize hüküm verme, infaz etme cesareti veren. –

Bu önyargıyı çeşitlendirebilir, günümüz dünyasından ve yaşadığımız ülkeden onlarca hatta yüzlerce örnek verebiliriz. Bugün yasaklanıp kitaplardan çıkartılan konulardan tutun, kitap ve filmlere kadar sürüsüne bereket örnekle yaşıyoruz. Elimizdeki kitaptan, üstümüzdeki kıyafete kadar birçok şeyle yargılanıyoruz, din içte değil, dışta yaşanıyormuş gibi.

Bu noktada şu soruyu soralım; Bir eylemi ya da bir söylemi “dini” ya da “seküler” yapan nedir?

“ “İçin olmak” durumuna ait olan müphemlik, daimi ve tedavisizdir; bunun ortadan kaldırılmasının tek yolu, ahlaki durumdaki “ahlaki” olanın ortadan kaldırılmasıdır.” diyor Baumann “Parçalanmış Hayat” isimli eserinde. Takva filminden yola çıkarak ilerlersek, bu durum önümüze şu şekilde çıkıyor.

Hayatını Tanrı’ya ve inandığı dine adamış olan Muharrem Efendi, iyi olmak için tüm varlığını tüketmektedir fakat Baumann’ın da bahsettiği gibi “Ahlaki yaşam sürekli bir belirsizlik içinde yaşamaktır.”  Film boyunca Muharrem Efendi’nin hayatındaki tüm boşlukları inancıyla doldurmaya çalışırken, yavaş yavaş zihnini bulandırışını izliyoruz. Zira cinsellik doğamızın reddedemeyeceğimiz bir parçası ve onu ne kadar yok sayarsak o kadar güçlü geri gelir. Film bize Muharrem Efendi’nin hayatın renklerinden soyutlanışının, zihninde yarattığı şiddeti anlatıyor da diyebiliriz. Bedenimizi kapattık, diyelim. Zihnimizi de kapatabilir miyiz? Kaçımız tertemiz bir zihne sahip olduğunu iddia edebilir? Kaçımız içimizde bağıran dürtülerden, kişiliğimizin yabani yanından kaçıp bu kaçıştan akıl sağlığını kurtararak galip çıkabilir.

Yönetmen bu noktada bize bir incelik yaparak bunu çok daha önce, filmin başında Muharrem dergâha girerken onun omzuna çarpan meczupla birlikte gösteriyor, filmin sonuna doğru ise bedensel ihtiyaçları yüzünden kendini suçlu hisseden Muharrem ve filmin başında onun omzuna çarpan Meczup’u bir havuzun karşılıklı köşelerinde görüyoruz. Suyun üzerinde ikisinin yansıması.

Sekülerlik bu evrede devreye giriyor, modernlikle birlikte hayatımıza giren sekülerizmde ıstıraba boyun eğerek kutsala erişme mantığı rafa kalkıyor. Dini inanç ve kutsal metinler artık sorgulanamaz olmadığından, daha doğrusu insanları dinin sınırları çizilmiş topraklarına zincirleyen bir düşünce sistemi olmadığından insan etrafına bakıyor ve asıl o zaman neyin ne olduğunu görmeye başlıyor zira Takva filminde de net bir şekilde gördüğümüz gibi, bir şeye körü körüne inanmak, bedeni – insanlığı sınırlamak, zihni bir kutu içine hapsetmek aklın yitip gitmesine neden olmaktadır.

Bilimsel bilgi dini inancın yerini aldığı ( yani, “gerçek” anlamda görünür kılındığı) için seküler değildir bu dünya; aksine, kesinlik olmadan yaşamak gerektiği, inananların bile demir atacağı sabit bir yer olmadığı, gerçek ile hayali olan birbirini yansıttığı için sekülerdir. Bu dünyada kesinlik siyasetinin imkânsız olduğu açıktır.” diyor Talal Asad. Bu sözü Muharrem’in hayatına uyarladığımızda gerçek anlamını daha net görebiliyoruz, daima iyi olmak için çabalamış ve hayatına beyaz dışında hiçbir rengi almamaya azmetmiş bir karakterin yavaş yavaş yitip gidişini anlatıyor bize.

Elimizdeki kaynakları değerlendirir, sekülerliği ilgili yönleriyle kavramaya çalışır ve bunu mevcut durumumuza uyarlamaya çalışırsak; Sekülerliğin dünyayı görmek için dini açıklamalardan ve kaynaklardan yararlanmayı bırakma eylemi olduğunu söyleyebiliriz fakat ne yazıktır ki ülkemizde bu durum, sahneyi hiç terk etmeyen tarikatlar ve kültürümüzün köklerine işlemiş olan gelenekler yüzünden sekteye uğramakta ve insanımızın üzerinde baskı yaratmaktadır.

Marx’ın dediği gibi “Din toplumların afyonudur.” bunu, Nietzsche’nin çilecilerinde de sokağa çıkıp etrafımıza baktığımızda da görebiliriz. Referans aldığımız film olan Takva’nın ana karakteri Muharrem bize bu uyuşmuşluğu net olarak göstermektedir. İnancı kullanılarak uyuşturulan Muharrem bir süre sonra kendi zihniyle bile çatışır hale gelir, öyle ki vicdanı ona durumu olmayan bir aileden kira almaması gerektiğini söylese de kendisini din maskesi altına saklamış olan tarikat tam tersini ister. Bu bağlamda sormamız gereken soru şudur; Sekülerlik neden gereklidir? Neden özellikle ülkemiz için gereklidir?

Olabildiğince açık olalım; Geleneklerle baskılanmış ülkemizde bir kurtarıcı bekleyerek yaşıyoruz. Bizi günahlarımızdan kurtaracak, doğru yolu gösterecek bir Mehdi’ye umut bağlamış durumdayız, bizim gibi etten kemikten olan insanların ağzına bakıp, inandığımız kitabı yorumlamalarını bekliyor, yorumlara göre hareket ediyoruz. İnandığımız şeyin kendisine göre bile değil. İlahi mesajın yüzyıllar önce bozulduğunun, fitnenin toprakta kök saldığının farkında bile değiliz ve yine biz, inandığımızı söylediğimiz kitabın bile ilk cümlesini dikkate almadan hareket ediyoruz.

“Oku”, “Sorgula” diyen kitabın tembel savunucularıyız, kitabın kopyaları raflarımızı beklemekte ve biz, kendilerini Takva sahibi ilan etmiş olanların elinde istedikleri yöne doğru yönelen, bazen can alan, bazen düzen bozan varlıklar olarak dine hizmet ettiğimizi düşünür haldeyiz. Kitabın ne dediğini önemsemiyor, açıp bakma zahmetine bile girmiyoruz. Evet, tüm bunlar ışığında en çok bizim için sekülerlik gereklidir, zira zehirlenmiş ve bozulmuş kutsal gözlerimizin önünden çekildiğinde göreceğimiz renkler dünyanın asıl gerçekliğidir. Yüceltilen çile ve ıstırap ancak ve ancak bugünümüzü ve dünya yolculuğumuzu zehir edecektir.

Eğer bilgi sahibi ve vicdanlı insanlar olabilirsek, köşesinde oturmuş ya da bir çerçevenin arkasından bize günahlarımızı söyleyen/ eyleme dökmemiz gerekenleri fısıldayan insanları inancımızın temeli yapmamamız gerektiğini de görürüz.

 

İnanç ekranlarda : “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır”

 

“Hayret, nasıl da Tanrılardan yakınıyor

                                       bu faniler!

Yalnızca bizden gelir kötülük derler,

                                      oysa bilmezler,

Yaratırlar akılsızlıklarıyla kendi felaketlerini

                                      yazgılarına karşı.” *

Herkes bilir; İnsan tarihi boyunca gerçeği kabullenmek yerine ondan kaçmak için yollar aradı. Kendinde beğenmediği detayları yok etmek için mutlak zafer yolunda yürüdüğünü iddia etti. Hastalık sahibi olanlar, aldatılanlar, başlarına herhangi bir kötü şey gelenler kaçış yolu olarak Tanrı’yı işaret ettiler.

“Tanrı bizi sınıyor.”

“Tanrı böyle olmasını istedi.”

“Kaderim buymuş!”

Koşulsuz kabulleniş, acıyı benimseme onu bir tür kurtuluş bileti gibi görme hali fakat iş başın sıkışmasına gelince tarih bize, insanın kurtuluşu Tanrı’da aramak yerine yine insanda aradığını gösteriyor. Tarih boyunca her kültürde türeyen ruhbanlar bunun kanıtı olabilir. Kurtuluşumuz olduğuna inanıp cenneti satın almak, günahlarımızdan arınmak, hastalığımızdan kurtulmak için Tanrı’yla konuştuğunu söyleyen ya da direkt olarak Tanrı’nın yolunda yürüdüğünü iddia eden insanlara umut bağladık. Bunun başlı başına şirk olduğunu fark etmedik bile.

Kutsal metinlere uygun yaşadığını söyleyen onca insan gerçekten doğruyu söylüyor olsalardı. Kuşkusuz dünya çok daha iyi bir yer olurdu zira yazılmış tüm kanunlar/ kutsal kitaplar birbiriyle örtüşen şeyler söylemişlerdir.  Hepsi toplum düzenini ve yaşamı düzenleme amacını taşır. Bunu Hobbes’un doğa durumu kuramıyla açıklayabiliriz, insan hamurunda kötülüğe elverişlidir. Bu yüzden devlet/ yöneticiler kaos yaratabilecek durumları önlemek adına; Hırsızlık yapmamamızı, aldatmamamızı, öldürmememizi ve daha bir çok iyi şeyi öğütlerler fakat tarihe baktığımızda tam tersini görürüz.

Biz tembelliği seven bir türüz, buna itiraz edebilecek birilerinin çıkacağını sanmıyorum. Bundandır her şeyin kolay yoluna sapmayı doğru bildik. Toprağa iyilik yerine nefret ekip, gelen her nesli nefretle büyüttük. Dinsizlikle savaşma adı altında doğamıza dönüp, etrafa vahşet saçtık. Savaşta her şey mübahtır mantığıyla tüm yasakları çiğnedik ve her şey bitip eve döndüğümüzde suçu üstlenecek yegane varlık olarak Tanrı’yı gösterdik. O ve elçileri hoşgörüyü öğütlemiyormuş gibi fikrimizle çelişen her şeyi ve herkesi yok etme yolunu seçtik ve  geçmişimiz Tanrı adına yapılan savaşlarla dolup taşarken biz hala dinsizlikle savaşıyor, Tanrı’yı kan dökerek yüceltmeye çalışıyoruz.

 

A. Şeriati, Dine Karşı Din isimli kitabında şöyle diyor;

“… Bu ifade kimilerine tuhaf veya müphem gelebilir. Zira biz şimdiye kadar dinin sürekli küfrün karşısında yer aldığını ve tarih boyunca savaşın din ve dinsizlik arasında meydana geldiğini sanırdık. Bu nedenle “dine karşı din” ifadesi ilginç, müphem, şaşırtıcı ve kabul edilemez gelebilir. Oysa ben son zamanlarda şunu fark ettim (Tabi daha önce de fark etmiştim ancak şu anda hissettiğim netlikte değil) : Bu tasavvurun aksine tarih boyunca, her zaman din, dine karşı savaşmıştır ve hiçbir zaman bugün anladığımız şekliyle din, dinsizlikle savaşmamıştır.”

Sözlerinin devamında tarihin dinsiz bir topluluğa tanıklık etmediğini dile getiren Şeriati birkaç sayfa sonra “… “Küfür” kavramına bugün bizim yüklediğimiz din dışılık, dinsizlik ya da din karşıtlığıgibi karışıklıklar çok yeni anlamlardır. Bu, son iki- üç asırlık bir mevzudur. Yani Orta Çağ dönemi sonrasına tekabül eder. Düşünsel bir ürün gibi Batı’dan Doğu’ya ithal edilmiş ve “küfür” sözcüğüne Allah’a inanmama, metafiziği ve ahireti reddetme manası yüklenmiştir. Ne İslam’da ne kadim metinlerde ne tarihte ne de dinlerin herhangi birinde küfre dinsizlik anlamı verilmiştir. Zira dinsizlik diye bir şey yoktur.

Bu nedenle küfrün kendisi bir din idi. Tıpkı bir dinin, diğer bir dini küfür olarak görmesi gibi; o küfür dini de kendisini küfürle itham eden dinin küfür dini olduğuna inanmaktaydı…”  diyor ve nice önemli fikirle devam ediyor. Alıntıyı burada bırakalım ve günümüze gelelim. Yaşadığımız topluma, bir çoğumuzun evinde bulunan televizyonlara, internete, yan komşumuza hatta dönüp kendi ailemize bakalım.

Din pazarlıyoruz.

Uydurulmuş bir dine inanıyoruz. Kur’an’ı Kerim daimi olarak bizleri okumamız, öğrenmeye çalışmamız, çevremize bakıp, kainatı merak etmemiz, sorgulamamız için yönlendirirken bizler kolay yola sapıyor. İnandığımızı söylediğimiz kitapta “Allah’tan başkasına kul olma” denmesine rağmen ; Hitabet açısından yetenekli, yalancılık konusunda daha da yetenekli birkaç ezberciye kul oluyoruz.  Affı Allah’tan değil, insandan umuyoruz. Her dediğini yapıp, işaret ettiği yaşam tarzını benimsiyor, bazen bu yolda başka insanlara zarar veriyoruz.

Bu hiç kuşkusuz Niccolò Machiavelli’nin destekleyeceği bir durum zira onun yaşadığı dönemde kendisi bu fikri olumlu buluyor ve insanları kolay bir şekilde yönlendirebilmek için din üretmenin en mantıklı yollardan biri olduğunu savunuyordu. Sormamız gereken ilk soru şu;

Din bunu yapabilir mi?

Hemen ardından iç sesimiz yükselsin; “Yapmıyor mu?”

Ramazan aylarında ya da benimsediğimiz din için kutsal sayılan günlerde televizyon kanallarının hali hepimizce malum ya da modernliğin bize katkısı olan, düşüncelerimizi paylaştığımız  sitelerde “küfre” karşı savaş açmış hesapların yazdıkları. Nietzsche’nin çileci rahiplerinin mantar gibi türediği bir coğrafya düşünün, biz tam olarak orada yaşıyoruz ve ne yazık ki tarihin başından beri din varsa, tarihin başından beri insanoğlunun yaptığı tek bir şey var.

Dini yaşamıyor, onu kendimize göre uyarlıyoruz. Aramızda kaç kişi inandığı dinin tüm gerekliliklerini tam olarak yaptığını iddia edebilir? Peygamberler bile hata yapabilirken, kaçımız “hatasız” olduğunu iddia edebilir. Hiç yalan söylemiyor musunuz? İçinizden kötü bir şey de mi geçmiyor? Peki, kaç kişi “hatasız” olduğuna inandığı insanlar gösterebilir?

Son sorunun cevabı açık, bir çoğumuz belli başlı birkaç insanın hiç hatası olmadığını savunacak durumda. Zira yapılan şey bu, görevden kaçmanın en temiz yolu. Açıkçası Yaratıcı’nın bizi saçımızı gösterdiğimiz, bir insanı bedenen sevdiğimiz ya da hakkımızı savunduğumuz için cezalandıracağını düşünmüyorum. Eğer bizi cezalandıracaksa, bu kafamızın içine yerleştirdiği organı  kullanmadığımız için verdiği bir ceza olur gibi geliyor. Sorgulamadığımız, tartışmadan inandığımız için cezalandırılabiliriz.

Bize bir ayrıcalık veriliyor. Düşünebiliyor, karar verebiliyor ve kendi yolumuzda yürüyebiliyoruz. Çizilen yollardan birini seçme hakkımız var. Kutsal kaynakları yorumlayabilecek kapasiteye sahibiz ve ne yapıyoruz? Aradan sıyrılmış birkaç adamın, ekranlara çıkıp bizim yerimize düşünmesine izin veriyoruz. Neyin günah olup, neyin günah olmadığını bileceklerine inanıyoruz. Bize Tanrı’nın affını vermelerini istiyoruz.

Bunun sebebinin inanma isteği, affedilmek için umut ya da cehalet olduğunu düşünmüyorum. Bu tembellik, bu o çok korkulan kötülük. Başkasını deli gibi çekiştirirken ya da kibirden gözümüz kararmışken hiç düşünmediğimiz fakat başımıza gelen en ufak kötü şeyde aklımıza gelen, sadece işimize geldiğinde, her türlü haltı yedikten sonra  ya da başımız sıkıştığında  yalvardığımız yaratıcı gibi sadece işimize geldiğinde hatırladığımız kötülük. Bizi kötü yola sürükleyen değil, düşünebildiğimizi unutturan kötülük.

 

Migren, Çeyiz Sandığı ve Geri Kalan her şey

Yazacak bir şey bulamamak çok kötü bir şey canım okuyucularım. Siz henüz minicik bir kitlesiniz, sürü bile olamazsınız ama olsun. Damlaya damlaya orman olur sonuçta, böyle miydi o söz? Eke eke orman olur, desek daha mı doğru olur?  

Aman yanlış anlamayın sizi ekecek değilim, size bir şey ekecek de değilim. Damlamak kelimesinden sizi boğacağım sonucuna varabilir misiniz acaba?  Yok canım, ben yapmam öyle şeyler. Her şeyi geçelim birbirimize tehditler savurmamız çok saçma geliyor bana. Aslına bakarsanız bir çok şey bana çok saçma geliyor ama bana saçma gelen şeyleri değiştirmek gibi bir süper gücüm olmadığından her sabaha aynı şekilde uyanıyorum. Kızılötesi ışınlarla oturdukları yerden zihin kontrolü teknolojileriyle popo büyütenlerden değilim maalesef.Bu yüzden “Memleket meselesi değil sonuçta” diyorum kendi kendime. Hem memleket meselesiyle ben uğraşmam ki canım, onunla siyasetçiler uğraşır. Benim yapacağım tek şey onları seçmek –böyle deyince çalışanımdan bahsediyormuşum gibi oldu sanki, hemen çark edip şöyle diyeyim – (Yarım cümlenin üstü çizdim sayın) Ben, beni ve kardeşlerimi yönetmeleri için onları başa getiririm. –Evet, çok daha iyi. İşte böyle kızım (Yine mi olmadı acaba? Hay Allah)-

Sonuçta memleketi ben kurtaramam, üstelik sorunum memleket meselesi olacak kadar büyük bir şey de değil hani. Yoksa büyük mü?

Hiç bilmiyorum, bu karışıklık canımı sıkıyor. Beynimin içinde sirenler çalıyor. Migrenim var benim, migren kötü şey.  Çeken bilir, insanın beyninin içinde bombalar atılıyor gibi oluyor. Sinir, stres de cabası. O yüzden bu karışıklıktan hiç hazzetmiyorum. Beynimin bu düşünce çatışmasını bir an önce kesmesi gerekiyor yoksa çok kötü şeyler olacak, olabileceklerden korkuyorum. Migren diyorum! Kime diyorum?

Bu aralar kuşlar gibiyim sevgili okurlarımız. Kuş derken pengueni kastediyorum canım, öyle martı filan sanmayın. Hiç sevmem ben martıları, rahatsız edici bir sesleri var. Bir üşüyorum, bir üşüyorum sormayın. Halimi gören dört bir yanım buz sanır, oysa son zamanlarda maddenin diğer iki haliyle daha bir samimiyim.Düşünüyorum da gerçekten penguen olsam çok üzülürdüm. Düşünsenize, iki ayağı üzerinde duran ve düşünebildiği iddia edilen varlıklar bölgeme gelip belgesel diye bir şey çekip, ev denilen beton yığınlarında oturan başka varlıklara dışarıda kıyametler koparken bizi izletiyorlar. Benim özel hayatımı! Kocamı, çocuğumu, bizim komşu kızı Süheyla’yı.  Terbiyesizliğe bakın hele! O varlıkların başka işi yok mu? Gitsinler camdan baksınlar, sokağa çıksınlar, ne bileyim bir geziye filan gitsinler. Gezip görmek önemli sonuçta.

Velhasıl-ı kelam iyi ki penguen değilim dostlarım, penguenler için hayat çok zor. Kuşsun ama tam olarak değilsin, siyah ve beyaz gibi güzel renkleri taşıyorsun ama karizmatik değilsin. Lap lap düşüyorsun, paytak paytak yürüyorsun. Ailenin diğer üyelerine rezil oluyorsun, kartallar aralarında dalga geçiyorlar filan…En kötüsü de iki üç şuursuz çıkıp memleketlerinin anası ağlarken senin aile hayatını televizyon denen kutunun içinde gösteriyor. Tehdit etsen ciddiye alınmazsın, isyan etsen “Ay ne şirinler, şunlara bak” olursun…

Kötü.

Neyse, boş boş konuştum. Boş konuşmaya gelmemiştim oysa, son günlerde neler yaptığımı anlatacaktım sizlere. Çünkü ilgilenmeniz gereken tek şey, benim son günlerde neler yaptığım. Evet, gördüğünüz gibi egom izin/yol verirsem tüm yaratılmışların egosunu ezer geçer. Öyle de gazla dolu bir varlık kendisi. Canım egom kalp.

Dün akşam bizim Müjgan’la karşılaştım. Müjgan çocukluk arkadaşım, anne-babası ona adını eski bir Türk filminde sevdikleri bir karakterden esinlenip koymuşlar. Anne-babası  eski Türk filmlerini seviyor, ben de severim. Müjgan’ın ailesiyle tek ortak noktam bu sanırım keza Müjgan’la da öyle. Aynı yöne bakıyor fakat farklı şeyleri görüyoruz ya da o benim gördüklerimi göremiyor. Neyin kafasını yaşadığını çoğu zaman anlayamıyorum.  Ne yapalım, kader kısmet bu işler.

Ne diyordum, hah Müjgan’la karşılaştım. Balkonun demirlerine yaslanmış, bana bakıyor. Arkasında da tüm sülalesi. “Merhaba Sinistra” diyerek selamlıyor beni, şaşırıyorum. O seyahate gitmeden önce tartışmıştık Müjgan’la. Seyahati hakkında birkaç şey duydum ama bunları onun yüzüne vuracak kadar basitleşmiyorum. Fikirlerimiz pek örtüşmüyor, misal o gideceksen Hanya’ya gitmelisin diyor ben tutturuyorum Atina’ya gideceğim, diye. Hanya’yı da, Atina’yı da göremiyoruz sonuçta. Olan olduğuyla kalıyor. Oysa beni bir dinlese Atina’nın da, en az Hanya kadar güzel bir yer olduğunu ona anlatabilirim. Neden gitmek, ne yapmak istediğimi bir dinlese… Ah dinlese! Çok üzülüyorum ama o pek üzülmüyor. Müjgan biraz vurdumduymaz. Biraz da katı kalpli sanırım, bilmiyorum.

İyi bir kalbim vardır benim, en azından öyle olduğunu iddia ediyorum. Arada sırada kötülük yapan taraflarım yok değil ama kalbimdeki minik sevgi parçacıklarının arasında yolsuzluk yapan çıkınca diğerleri durumu hallediyor. Bunu biliyorum, çünkü onları kendi hallerine bıraktım. Belli bir liderin arkasından gitmektense kendi yollarında gitmenin en iyisi olacağını düşünmüşlerdi. Geç de olsa bir şekilde yollarını buldular. Bu konuda kendimi her defasında tebrik ediyorum. Aferin bana.

İyi bir kalbim olduğundan, umut dolu gözlerle Müjgan’a bakıyorum. Bir şey söyleyecek, tartışmamızı bana unutturacak. Belki kalbimi kırdığı için özür dileyecek. Özür dilerse ve yaptıklarını yapmayacağına söz verirse onu affeder ve kalbimi kırdığını unutmaya çalışırım, çünkü ben onun da kötü olmasını istemiyorum.  Umutluyum, çünkü dünya güzel bir yer.

Umutluyum çünkü göğe baktığımda yıldızları görebiliyorum, ağaçlar şarkılar söylüyor. Ciğerlerimi yakan hava bile güzel, umutluyum çünkü insanlığın henüz tamamen yok olmadığını artık biliyorum. Umutluyum, çünkü artık başkaları da biliyor. Tam Müjgan’ın selamına karşılık vermek için ağzımı açıyorum ki beni susturup selamlarını göndermeye devam ediyor. Omuzlarım çöküyor, tüm sülalemi hatta bütün Müslüman alemini sayacak sanırım. Ah Müjgan, diğerlerini bıraksan da biraz benimle ilgilensen; şu an ikimizin arasındaki sorunu halletmeye çalışıyoruz. Ayağımla yerdeki taşlardan biriyle oynuyorum.

“Ne o?” diyor arkadan biri “Bize mi atacaksın?”

Ha? Gözlerimi kırpıştırıp ona doğru bakıyorum. Yok ayol, ben korkarım öyle şeylerden. Anahtar bile fırlatamam millete tin tin gider yanına öyle veririm. Hem ben neden taş atayım onlara, aynı yerde yaşıyoruz sonuçta. Evlerimize su getiren adam bile aynı. Manyak mıyım ben, katil miyim? Öldürmek istemiyorum ki onları, belki hayatıma daha az karışsınlar istiyorumdur ama ölüm, hayır isteğim ölüm değil. Canı ben vermedim ki, alınmasını ben isteyeyim.Komşu kızı Ayşe sevgilisiyle görüşürken perdenin arkasından izleyip ardından pencereyi açarak “Ahlaksızlar” diye bağırmamalarını isteyebilirim misal ya da sevgilisinin kökeni hakkında atıp tutmamalarını. Kürt, Ermeni, Türk / Alevi, Yahudi, Hristiyan, Müslüman ne farkeder Allah aşkına? Önemli olan iki insanın birbirini sevmesi değil mi? Önemli olan insanların bir şeyi sevmesi değil mi?

Metroda gördükleri eşcinselleri ayıplamamalarını, insanların tercihlerine saygı göstermelerini, Mehmet abinin diktiği çiçeklerin üstüne basmamalarını da isterim. Birazcık hoşgörü ve özgürlük isterim, istersem. Başka bir şey değil.

Beni düşüncemden ayıran gürültüyle silkinip, yeniden yukarı bakıyorum. Müjgan arkasında kimse yokmuş gibi omuz silkiyor ve beni yukarı çağırıyor. Umutluyum, onca yıllık arkadaşlığının bozulmasını kim ister ki? Kimse istemez. Hızlı adımlarla tırmanıyorum merdivenleri, arkamdan kovalıyorlar sanki. Omzumun üstünden arkamı kontrol ediyorum, kimseler yok. Bir sis var ama ne sisi olduğu belli değil. Hava da bozdu bu aralar, bir garip kokuyor. Yağmur yağıyor misal ama gökten değil, ilginç şeyler bunlar tabi.  Balkonda konuşulacak zaman değil ama kıramıyorum Müjgan’ı, eski arkadaşım sonuçta.

Yeni bir kitap almış kendine, onu koyuyor masaya oturduğumuzda. “Bak” diyor “Oku oku, diyordun. Kitap aldım bende, bunu okumuş muydun sen?”  Bir kitaba, bir Müjgan’a bakıyorum. İçimden gözlerimi ovuşturmak geçiyor.  Yeniden bakıyorum. Doğru mu görüyorum?

“Mein Kampf”  diye mırıldanıyorum hafifçe “Okumaya başlamak için ne güzel bir kitap seçmişsin canım arkadaşım Müjgan”

Omzunu silkip, elini havada şöyle bir sallıyor. “Neydi?” diyor ıslık gibi bir sesle “ Hani şu sürekli başucunda duran kitap? Fukaralar mı öyle bir şeydi?”

“Mülksüzler” diyorum sessizce. Müjgan’ın değişmeyeceğini kabul etmem gerekiyor. Omuzlarım iyice çöküyor, tartışmamızın sonuçlanacağına dair umudum balon gibi sönüyor. Havada çıkardığı komik sesi duyabiliyorum. Ardından bakıp onun için üzülüyorum bile, oysa ne umutlarım vardı benim. Müjgan… üzüntümün farkında bile değil. Benim ne hissettiğimle ilgilendiğini bile sanmıyorum.  Balonum yere doğru süzülürken yolun ortasında duran bir kadın gözüme çarpıyor, yine yağmur mu başladı? Biz kadınlardaki yağmurda ıslanma tutkusunu anlamlandıramıyorum ama hoşuma gitmiyor da değil. Zihnimin içinde bir şarkı dönüyor, balonumun içinin acı havayla dolduğunu görüyorum. Yere doğru süzülmek yerine yükseliyor, ben onu görüyorum. İçimde canlanan umudu görüyorum. Müjgan görmüyor.

Müjgan’ın neden böyle yaptığını hiç anlamıyorum.

“Ne o yanındaki?” diyor oturduğumda yanıma koyduğum torbayı göstererek, bir heves torbaya doğru atılıp içindekini alıyor ve ona doğru kaldırıyorum. Bin bir hevesle aldığım çiçeğime küçümseyen bir bakış atıp “Paranı ve zamanını bunlara yatıracağına, biriktir” diyor “Yatırım yaparsın”

Ama ama ama… Çiçekler?! Ona bazı şeylerin paradan daha önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorum, çiçeklerin, ağaçların, doğanın insana huzur verdiğini söylemek istiyorum. Koca koca AVM’lerde arayıp da bulamadığı mutluluğu onlara bakarken bulabileceğini ya da bir ağacın gölgesinde otururken duyduğu huzuru başka hiçbir yerde bulamayacağını. Dinlemiyor. Başka bir yol denemek istiyorum, belki unutmuştur diye peygamberimizin de doğayı çok sevdiğini anlatıyorum. Söylediği sözleri tekrarlıyorum. Yüzüme aldırmaz bir ifadeyle bakıyor. Her konuşmamızda önüme dini iten bir insanın, sözlerime karşılık tepkisiz kalması beni şaşırtıyor.

“Anlattığın bir iş vardı, ne oldu ona?” diyor bir süre sonra. Benimle ilgileniyor diye hevesleniyorum, bu aralar ayrı bir hoşgörülü, ayrı bir hümanistim ben. Ne oluyor, anlamıyorum. Ben anlattıkça gözleri başka yönlere kaymaya başlıyor. Derdimi dinliyor mu emin bile değilim.”Üzülüyoruz” diyorum.

“Kendimizi düşünecek durumda değiliz ki, doğa olayları çok canımızı sıkıyor. Doğu’ya meteor düşüp etrafı perişan ettiğinde yüreğimiz ağzımıza geldi misal. Sonra İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer illerimizdeki garip yağmurları ve sisi biliyorsun… Tüm bunlar seni de korkutmuyor mu?” Önündeki kağıtları düzenliyor.  Kağıttan mı okuyor? Benimle konuşacağı metni neden kağıda yazmış ki? Alt tarafı aramızdaki sorunu halledeceğiz. Başını kaldırıp bana bakıyor, bizimle ilgili bir şey diyecek. Bu doğa olaylarının onu da endişelendirdiğini söyleyecek diye hevesleniyorum.  “Sandık önemli” diyor sonra “Her şey sandıkta anlaşılıyor.”

Allah Allah, sandık nereden çıktı şimdi? Bu akşam da oturup doğru düzgün konuşamıyoruz. Zaten ben bu Müjgan’ın ailesinin anlattıklarını bir türlü anlayamıyorum. Sanki sorduklarımı duymuyorlar da, kendi kafalarına göre bir şeyler anlatıyorlar. Garip insanlar vesselam. “Ne sandığı Müjgancığım?” diyorum.

Bana aptalmışım gibi bakıyor. “Çeyiz sandığı güzelim, ne sandığı olacak?” diyor alayla.

Haa, şu mesele. Kanayan yaram. Üzülüp, dudaklarımı büküyorum. Ben ve benim gibilerin en büyük derdi herhalde şu çeyiz sandığı. “Benim çeyizimin yarısı tamam ama şimdiden zor tutuyorum sandığın içinde, taştı taşacak” diyor.

Sandıktan çıkmak için kapağı zorlayan, kapağa isyan eden hatta yalvaran havlu kenarlarını, fiskos örtülerini, türlü türlü dantelleri, paspasları, önlükleri düşünüyorum. Yel değirmenleriyle savaşan insanlar geliyor aklıma, Road Runner’ı yakalama konusunda sonsuz azmi olan Coyote. Havlu kenarının Acme’den gelen bir kutuyla kapağa yaklaştığını ve sandığı patlatmaya çalıştığını hayal ediyorum. Çizgi filmleri bu yüzden severim çünkü bomba elinizde patlasa bile ölmezsiniz, kimse ölmez. Kötüler bile… Tam kötü değildir zaten hiçbiri. Zorla tutulan çeyizler fikri çok hoşuma gidiyor. Daha fazlasını hayal edemiyorum çünkü ben çeyiz hakkında pek bir şey bilmiyorum. Havlu kenarları, el emeği göz nuru dantelleri arkalarına almış Isengard’a yürürken … bir ses geliyor. O da ne?

Düşüncelere daldığımı gören Müjgan “Tenceren, tavan var mı?” diyor.

Yok, o da yok! Ay diyorum içimden, beni kimse almaz. Olan tencere tavayı, amaçları dışında bile kullanabilecek bir insan olmamı geçtim. Çeyizimde tencerem-tavam bile yok. Kendi kendime ne desem az. “Yok” diyorum, çökmüş omuzlarımı süpürebilmek için bir süpürge aranarak. Ortalığı temiz tutmak düsturum. Bir de çöp torbası bulabilirsem, şahane olacak.

“Aman aman iyi” diyor Müjgan sevecen bir gülümsemeyle. Kafam karışıyor, nesi iyi ? Ben ileride kocama nerede yemek yapacağım? Benim sandığım neden boş olsun, insan değil miyim ben? Ben de doldururum o sandığın içini, dantelle-kanaviçeyle değil belki ama doldururum bir şekilde. Her yere serili gereksiz örtüler yerine kocaman bir kütüphanemiz olur evimizde. Çeyizimi dizerim içine. Kendi istediğim şeyleri koyarım, benim çeyizim de öyle olur.Bu fikrimi komik buluyor, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bana bakıp “Öyle olmaz” diyor. Bana farklı farklı isimler takıyor bu sırada, durum üzerine çılgın tespitler yapıp beni farklı şekillerde isimlendiriyor. İsimlerim çok hızlı geçtiğinden yakalayamıyorum kelimeleri. Bir ismim olduğunu unutmuş gibi. Üzülüyorum, üzüldükçe içimde farklı bir his alevleniyor. Ona da anlam veremiyorum.Dışarıdan sesler yükseliyor, birileri susmuyor. Birileri, birilerini susturamıyor. Müjgan yorgun gözüküyor ama durmuyor.

Bana tencere-tava modasından bahsediyor. Zamlardan, bankalardan, altından vs. Tencerenin modası mı olur Müjgan?!, diyorum içimden. Saçma sapan konuşma,  sinirimi bozuyorsun. İçimden geçeni duymuş gibi çatıyor kaşlarını. Parmağını bana doğru sallayıp “Sen!” diyor “Benimle böyle konuşamazsın”

İç çekiyorum, sıkıldım. Gerçekten sıkıldım.

“Sanırım hiçbir zaman iyi arkadaş olamadık Müjgan”  diyorum.  Anlamıyor, çocukken kabul etmek zorunda kaldığım her şeyi görebiliyorum. Canımı sıkıyorlar, canımı çok sıkıyorlar. Hayır, bunu kabul etmeyeceğim. Bu şekilde veda etmek kötü olsa da derin bir nefes alıp havayı içime dolduruyorum. O sandığa beni kurulamak yerine sırılsıklam hale getirecek havlu kenarları, her baktığımda gözlerimi yakacak ve acımı ancak limonla acısını dindirebileceğim fiskos örtüleri ya da ne dediklerini bir türlü bilemeyen danteller koymayacağım! Saten boncuklu ve rüküş ötesi yatak örtüleri oramı buramı morartamayacak! O sandığa ne istiyorsam onu koyacağım!

“Kahrolsun” derken çıkıyor aldığım hava dışarı, devamını nasıl getireceğimi bilmiyorum. Ben daha önce böyle şeyler yapmadım ki. Yeniden iç çekiyorum, dışarıda benim gibi çok insan var biliyorum. Bir hayali olan ve o hayal için dik durmaya çalışan insanlar…“Kahrolsun” diyorum yeniden “Kahrolsun Bağzı Şeyler”

Hava içimi yakıyor, gözlerim doluyor. Sırtımı dikleştirip, yağan yağmurun bedenimi aşındırmasına izin veriyorum. Doğa bu aralar bir garip, her yerin betonla kaplanmasını içerlemiş diye düşünüyorum içimden. Aşağıdan ve yukarıdan sesler yükseliyor, “İnsanlar” diyorum “Çıldırmış olmalılar” Bu harika bir şey. Müjganın bulanıklaşan görüntüsüne bakıyorum.Gözlerim yanıyor, neden olduğunu bilmiyorum. Müjgan’a son kez bakıp, kendi yoluma gitmeden önce hafifçe gülümsüyorum. Aklıma Fight Club’taki meşhur sahne geliyor. Şehirdeki sis ve tangırtı eşliğinde sahneden çıkarken kenarda duran  çiçeği kucağıma alıp, kollarımla sarıyorum. Ona zarar gelmesine izin veremem.  İçeride televizyon açık, birileri yine penguenlerin özel hayatına saldırıyor.

Onlara çok kızıyorum.