Etiket arşivi: Kadın

The Wonder| “Hikayeler olmadan biz birer hiçiz”

Emma Donoghue’nin aynı isimli kitabından uyarlanan bir Netflix filmi olan The Wonder bizi Büyük Kıtlık zamanlarına, İrlanda’nın küçük bir kasabasına götürüyor.
Başrolümüz Nightingale Hemşiresi Lib Wright, kasabanın söz sahipleri tarafından 11 yaşındaki bir çocuğu izlemesi için çağrılıyor. İddialara göre  Anna O’Donnell dört aydır yemek yememesine rağmen, mucizevi bir şekilde “cennetin kutsal yiyecekleriyle beslenerek” hayatta kalan 11 yaşındaki bir kız çocuğu, halkın isteği ise çocuğun hiçbir şey yemeden hayatta kaldığının kasaba halkı dışında biri tarafından görülüp onaylanması.
Hikaye Lib Wright’ın nöbetine başlamasıyla başlıyor. Lib, din ile çevrelenmiş, hurafelerle kandırılmış bir çocuk olan Anna’nın dingin sessizliğinin, kendisinden çok daha büyük bir dehşeti örttüğünü geç de olsa farkediyor. Kötülük, yaşananlara kutsiyet atfedilerek örtülmeye çalışılırken, Anna’yı bir azizeymişçesine ziyaret edip, ona tapınanlardan hiçbiri görmek için bakmıyor. Gördükleri şey 11 yaşındaki bir çocuk değil, kasabalarına ün kazandıracak yeni bir hazine.

Anna bir obje. Ait olduğu yerde sessizce beklediği, söylenilenleri yaptığı sürece kimsenin dikkat etmediği bir eşya fakat bu bir film, biri dikkat edecek. Yürüyüp geçmeyecek, “Başkaları yardım eder” diyerek üç maymunun her birini tek bedende yaşatmaya çalışmayacak. Filmlerin içimizdeki umudu beslemesi bu yönlerden güzel, zira Anna yan evimizde olsaydı, bir avuç yobaz tarafından açlığa zorlansaydı sesimizi çıkartmazdık. Çıkartamazdık. Görmez, duymaz, konu hakkında asla konuşmazdık zira gerçeklikte işler böyle yürüyor. Cinayetler sadece silahı tutan tarafından işlenmiyor, biliyorsunuz. Şiddet belirtilerini görüp susanlar da tetiği çeken kadar suçlu, eh günümüz dünyasını düşünürsek ölen kişi çok zengin / önemli değilse söylediklerimin pek bir anlamı yok aslına bakarsanız fakat bu bile gerçekleri değiştiremiyor. Artık bir önemi olmasa da hakikat var olmaya devam ediyor. Günümüz dünyasında Hobbes her geçen saniye daha da haklı çıkıyor; İnsan, insanın kurdu ve biz, ne kadar yüksek sesle bağırırsak bağıralım, kendi düzenlerinde dönen çarkların sesini bastıramıyoruz.

Çünkü, bu bir film değil.

Size Anna O’Donnel’ın hikayesini anlatamam, anlatırsam izleyecek bir şeyiniz kalmaz fakat size evi onun için bir tür kafese dönmüş bir kız çocuğundan bahsedebilirim. Uzun, çok uzun süren sessizliğini; kendini dış dünyadan korumak için ördüğü kalın duvarlarını çığlık çığlığa haykırışlarla yıkan, cümlelerinin her birinin tenime saplanıp bende izler bıraktığı bir kız çocuğu ile tanışmıştım.. İsmini veremem, hikayesini anlatamam fakat ona bakmadığımı, onu gördüğümü söyleyebilirim. Boşluğun ucunda sallanırken onu tuttuğumu da, çünkü içindeki boşluk çok uzun süre beni yaraladı. Onu gördüm, onu dinledim ama bu bir film değil.

Ben Lib Wright değilim. “Kendimi kirli hissediyorum” cümlesini onun zihninden belki silebildim, belki dünyaya bakışında bir şeyleri değiştirebildim ama gerçek dünyada kimse, hiç kimse evi, en güvende olması gereken yerdeyken kişisel cehennemini yaşayan bir çocuğu tamamen kurtaramıyor. O evler, o insanlar var olmaya devam ediyorlar, onları silemiyor, arkamızda bırakıp yepyeni bir hayata başlayamıyoruz. Yaraları en derinimize kadar işlemiş oluyor.

İşte bu yüzden, Anna O’Donnel’ın hikayesi iyi ki bir film.

Halk Anna O’Donnel’ı bir kutsiyet figürü yapmaya çalışarak ona işkence etti. Çünkü filmlerde bile patriyarka kendini belli eder, etmek zorundadır. Erkekler otururken Hemşire ve Rahibe karşılarında ayakta durmak zorundadır, Bayan O’Donnel gözyaşları içine aksa da kızına işkence edilmesine sessiz kalmalıdır, kurban konumundayken Anna O’Donnel ruhunu temizlemek için oruç tutup, günde 33 kez dua etmek zorundadır.

Çünkü düzen böyle.

Filmlerde ve hayatta.

Düzen böyle.

Fakat bu bir film, kısacık bir an kurtulunabileceğine inanıyoruz.

Mezarlık| Adalet Arayıp Bulamayanların Son Durağı

Gemilerde bir sorun olunca neden önce kadınları ve çocukları bir sandala bindirirler biliyor musun ? Yalnız kalan erkekler sessizlik içinde sorunları çözebilsinler diye

Mezarlık Dizisi| Savcı

Netflix Türkiye’nin en yeni dizilerinden biri olan Mezarlık, alışageldiğimiz kalıpları yıkarak Türk dizi anlayışına yeni bir soluk getirmeye hazırlanıyor, diyebiliriz ya da şöyle diyelim. O kadar uzun zamandır, soluksuz bir şekilde ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan romantik – komedilere batmıştık ki eline bir iğne alıp çevremizdeki tüm balonları teker teker patlatan bir yapım gördüğümüzde soluk alabildiğimizi hatırladık. Mezarlık, emniyet teşkilatına, patriarkaya ve onun çizdiği sınırlara, baskının boyutlarına ve zihinlerimizin/düşüncenin dönüşümüne odaklanıyor.

Söylenmeyeni, söylense ortalığı birkaç kez karıştıracak olanı belki de her şeyi değiştirebilecek şeyleri söylüyor bize. İhtiyacımız olanı veriyor, zira bu ülkede yaşayan her kadın aynı kaygıyla güdüleniyor; bir gün birinin canını sıktığımız için ölebiliriz ve işin ilginci onun canını sıkmamız için herhangi bir şey yapmamıza gerek yok. İstediği gibi giyinmemiş olabiliriz, o, bizim ona bakmamızı isterken bakmamış olabiliriz, bize aşık olmuş olabilir ve biz ona karşılık vermemiş olabiliriz.
Sadece yürüyor olabiliriz. Öldürülmek için ihtiyacımız olan tek sebep nefes almamız ve bunu doğrulamakta zorlanmam bile.

Acı olan bu.

 “Sistematik biçimde eski sevgilisinden şiddet görmesine rağmen Emniyet olarak kendisine şikayet edecek güveni veremediğimiz için özür dilerim” 

Sokakta arkalarına bakmadan yürüyebilecekleri güveni Emniyet teşkilatı olarak veremediğimiz için özür dilerim.”

Tacize tecavüze uğradıkları halde adalete inanmayıp bunu saklamak zorunda kaldıkları için özür diliyorum. Bu ülkenin tüm çocuklarından özür diliyorum, canice vahşice öldürüldükleri halde katilleri hala sokakta ellerini kollarını sallayarak dolaşabildikleri için. Kadın erkek çocuk fark etmez, haksızlığa uğrayan adalet arayan fakat bunu bulamayan tüm vatandaşlarımdan özür diliyorum.”

(Bölüm 1 – Başkomiser Önem )

Dizi alışageldiğimiz polisiyeler gibi – Arka Sokaklar? – olayın kriminal kısmıyla ilgilenip davayı/bölümü kapatmıyor. Başta da söylediğim gibi elindeki iğneyle gerçeklerin üstünü kapattığımız süslü balonların hepsini patlatıyor. Boşanmanın topluma yansımalarına – boşanmış kadının toplumdaki imajından tutun, aile baskısına, sığınma evlerinin imkanlarına ya da imkansızlıklarına, kadınların kendi içlerindeki dayanışma çabalarına kadar birçok konuyla uğraşırken sistemi de unutmuyor. Değişim için ilk başta temeli değiştirmemiz gerektiği ana karakterlerden biri olan – ki dizi hakkında söylemem gereken şeylerden biri de bu; dizide her karakter öyle güzel işlenmiş ve yerleri öyle güzel doldurulmuş ki tüm güzel yanları dışında figürasyonun bile bu denli başarılı olduğu bir Türk dizisini daha önce izlediğimi hatırlamıyorum, diyebilirim. – Hasan tarafından da sıkça dile getiriliyor.

-Ya bu nasıl olur ya? Kadına siyanürlü toprak yedirmişler! Kadının midesindeki toprakla aynı, biz hâlâ somut delil arıyoruz. Somut kanıt için madeni aramamız lazım, madeni aramak için somut delil lazım. Yumurta mı Tavuk mu?
-Çocuklar bizim bu Özel Suçlar’ın kurulduğunu nasıl anladım biliyor musunuz?
-Görev emri mi geldi abi?
-Yok, garajda yanıp sönen florasan var ya, onu değiştirmeye geldiler.
-E bozuk hâlâ.
– Ben de onu diyorum. Lambayı değiştirdiler ama hat bozuk. O yüzden çalışmıyor.


(Bölüm 4 – Hasan ve Sofia )

Sözün özü Mezarlık uzun zamandan sonra izlediğim en iyi, en cesur, en başarılı işlerden biri. Sektörün daha nicesini çıkarması, herkesin sustuğu konularda daha fazla bilinç oluşturulması dileğiyle.

Kusursuza Erişmek | Tabular, Seçimler ve Kısıtlama Üzerine | Héloïse

Her bayram babaannemi hatırlarım, zira bayramlar zihnimin karanlık, hiç uğramadığım bir köşesinde erkeğe ve diğerlerine hizmet etmek eylemiyle eşleşmiş durumda. Bayramları,kalabalığı, bayram koşuşturmacasını, kadınların kendilerini telef etmesini ve asla takdir görmemelerini pek sevmem. Bu kendimi bildim bileli böyle, sadece sebeplerini yeni keşfediyorum.

Babaannem her zaman “Elinizden her şey gelecek” derdi, “Yoksa büyüyüp evlendiğinde bizi ayıplarlar.” Gözümüzü açtığımız andan başlayarak bize öğretilen şey buydu, biz bir başkasına ait olacak; kendi dünyamızı kurmak yerine onun dünyasının – onun bir parçası olacaktık. Ne kadar maharetli olursak, o kadar vazgeçilmez olur, korunur ve dünyanın bizi çiğneyip tükürmesinden kurtulurduk.

Kaderim…kaderimiz baştan yazılmıştı. Büyüyecek, evlenecek ve ailemin ayıplanmaması için saçımı süpürge edecektim. Kocamın eli ayağı olacak, o daha istemeden isteyeceği – hatta aklından geçirdiği – şeyi önüne getirecek, bardağı boşaldığında daha bardağı masaya koy-a-madan hemen dolduracaktım. Onun kutsal ağzından çıkan her cümle benim hayat felsefemi oluşturacaktı. Bir kadın olarak birey olmaktan öte adeta bir kul olacaktım. Birey olmamı değil, iyi donanımlı bir tür makine olmamı istiyor gibiydi.

Kötü örnek saydığı anneme benzememem için elinden gelen her şeyi yapardı zira annem, onlara ve geleneklerine itaat etmemiş, kapının yanında elleri önde bağlı beklemek yerine masaya oturmuştu. Okumuş ve çalışmış bir kadındı.

Onu suçlayamam, sistem ona ne öğrettiyse ve o neler yaparak hayatta kaldıysa, bizlere de bunu öğretmeye – erkeklerin kurallarıyla işleyen dünyada hayatta kalmamızı sağlamaya – çalışıyordu yine de onun için büyük bir hayal kırıklığı oldum zira benim patriyarkaya duyduğum öfke çok daha küçük yaşlarda alevlendi. Diktiğim başımı indirmeye niyetli olmadığımı birçok farklı yolla göstermek için elimden geleni ardıma koymadığım yıllar geçti. Kadınların, dünyalaşamayan dünyasından, erkeklerin hüküm sürdüğü gerçek dünyaya bir gölge değil; aktif bir oyuncu olarak geçmeye ; Başkalarının benim için seçtiği değil, kendi seçtiğim yolda, kendi istediğim şekilde yaşamaya kararlıydım.

Fakat bu yazının kahramanı ben değilim, içinden sıyrılmaya çalıştığım – en azından şahsi hayatımda bunu başarabildiğim – patriyarka değişen zaman ve ilerleyen yıllarla birlikte feminizmin de etkisiyle zayıflamalıydı fakat gidişatın pek de öyle olmadığını üzülerek söylemek durumundayım. Heloise’i bunun için seçtim.

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi filminin ana karakterlerinden biri olan Heloise’in öyküsü 18. yüzyılda kadının birey olarak tanınmadığı, kimliğinin olmadığı bir dönemde geçiyor.

Zengin bir İtalyan erkekle evlenmeye hazırlanan Heloise, izole bir yaşam sürüyor zira ablası kadınların ortak kaderinden, evlerinin yakınındaki uçurumdan düşerek – büyük ihtimalle atlayarak, kaçmış. Bu yüzden, aile isimlerini ve talihini kirletmemek adına eve kilitli durumda. Hatırlatalım, hikaye 18. yüzyılda geçiyor fakat bu bize hiç yabancı olmayan bir mesele değil mi? Günümüzde eve kilitlemek uç bir eylem olsa da çoğunluk, evleneceği erkek için kısıtlanmıyor mu? – Ve ne yazıktır ki bu, erkekler üzerinden örnekleyemeyeceğimiz kadar kadınlara özgü bir sorun, kısıtlanmak bizim gerçeğimiz. –

Heloise’in öyküsü sadece ona ait değil; zamanın başından beri var olan bir var oluş mücadelesinin iz düşümlerinden biri .Birey olma yollarımızın ısrarla tıkanmasının, kendimize ait seçimler yapamamızın, düzenin bize özgürlüğü değil, bağımlılığı aşılamasının anlatısı.

Heloise hiç tanımadığı bir adamla nişanlı ve adamın onu görebilmesi için portresinin yapılması gerekiyor – Heloise’in adamı hiç görmediğini, görmesi bile gerekmediğini belirtmeme gerek var mı ?- Aileler anlaşıyor, kadın, erkeğe veriliyor fakat bu kararda Heloise’in söz hakkını geçelim, evleneceği erkeği görmeye bile hakkı yok. Heloise bir evden diğer eve taşınan eşyayla aynı söz hakkına sahip. Karar ona ait değil, hiç olmadı.

Anlatılan dünya bize pek yabancı değil. –Filmi izleyen ve filmin dokusunda bulunan bir kadının- başka bir kadına duyduğu aşktan rahatsız olanlar bu cümleden rahatsız olabilirler, farkındayım – 18. yüzyılda geçen öykünün farklı bir versiyonları ülkemizde hala yaşanıyor, görücü usulü ile evlendirilen genç kadınlar, evlendikleri güne kadar kocalarını görseler dahi tanıyamıyor, belki sesini bile doğru dürüst duymuyorlar. Birkaç gün önce Müge Anlı’nın programından bir kesit önüme düştü. Konu ve kişiler hakkında bilgi sahibi değilim. İlgimi çeken, beni ülkemin gerçekliğinin ortasına düşüren cümleler şunlardı;

Kocanı seviyor musun? Severek mi evlendin? - tam cümle bu değildi.
- Beni ona verdiler.
- Nasıl yani?
- Verdiler işte. Babası, babamla anlaştı
.

Kadının gözlerindeki o boş, boşvermiş bakış hala aklımda. Yaşadıklarını kabullenişi fakat sevgisini ne pahasına olursa olsun,geleneğe kurban etmeyen o dik duruşu; seviyor musun? sorusuna asla net bir cevap vermeyişi. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nde bunu görüyoruz; iki kadının patriyarkanın ulaşamadığı, hiçbir erkeğin bulunmadığı bir yerde kendilerine ait bir zaman yaratmalarını. Yaşamdan, ensemizde nefes alan kurallardan kaçmanın kısa da olsa bir yolunu bulmalarını… Zaman onları, çok önceden çizilmiş olan yola sürükleyene kadar….




“ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi
tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.”

Didem Madak

Kusursuza erişmek | |Bölüm III Daphne Bridgerton

Shonda Rhimes’ın, Julia Quinn’in aynı isimli serisinden uyarladığı Bridgerton gösterime girdiği andan itibaren büyük ilgi uyandırdı. Hakkında olumlu ve olumsuz binlerce yorum yapılan dizi en çok Regency dönemi ve siyahilerin aristokrasideki yeriyle alakalı eleştirilerle ön plana çıkmıştı.

Thor’u siyahi yapan Netflix’in, Regency İngiltere’sini alt-üst etmesi benim için çok büyük bir sorun değildi zira bekliyordum, hatta böyle bir hamle yapmamaları benim için ilginç olurdu fakat dönemin gündemi bilhassa günümüz İngiliz Kraliyet Ailesinin yaşadığı çalkantılar da söz konusu olunca durum bir hayli ilgi çekti ve eleştirelere sebep oldu fakat konumuz bunlar, dizi ve gerçek hayat arasındaki uçurum değil. Yaratılmak istenilen alternatif ülke ve krallığa saygı duymakla birlikte ,bunu diğer detaylar söz konusu olduğunda pek de önemsemiyorum.

Dizi Daphne Bridgerton’ın, Kraliçe’nin karşısına çıkmasıyla başlıyor. Dönem adı verilen ve genç kızların, kendilerine eş buldukları bir zaman diliminin başlangıcında yapılan bir gelenek. – Durumu yanlış anlamış/ yanlış yorumlamış olabilirim –

Dizi boyunca sizi boğan bir ayrıntı var. Bir kadın, belli bir yaşa geldiyse evlenmek zorunda. Bu sıkça dile getiriliyor, gerçi çok fazla tekrar edilmesine de gerek yok; biliyoruz, çoğumuz aynı baskıyı hala yaşıyoruz. Bu öyle kesin bir yargı ki bir süre sonra göğsünüzün ortasını mesken edinmiş filin ayaklarıyla kemiklerinizi un ufak ettiğini bile hissedebiliyorsunuz. Zaman ve mekan farketmeksizin, ataerkinin doğuşundan itibaren varlığını sürdüren bir yargı bu; kadını zaptetmek için onu evlendirmek gerekir. Başında bir erkek.

(Bu görüşü uç boyutlara taşıyan deyişler de var. “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin!” gibi.)

Yetişkin sayılabilecek yaşa geldikten sonra bir rolden diğerine geçiş yapmak gerekiyor; X’in kızı, Y’nin kardeşi belli bir zaman sonra Z’nin karısı olmak zorundalığı hissediyor. Hissettiriliyor, evlenmeyen – doğru kişiyle karşılaşmayan ya da basitçe evlenmek istemeyen her kadın aynı etiketi üzerinde taşıyor. “Evde Kalmış”, “Kız Kurusu” dönem romanlarında “Duvar çiçeği (Wallflower)”

Bana bunun geçmişte kaldığını, son dönemdeki kadın uyanışıyla bu gibi etiketlerin de rafa kalktığını söyleyebilirsiniz, ben de büyük ölçüde böyle düşünüyordum. En azından yeni neslin kendini böyle adlandırmadığını, adlandırmayacağını umuyordum fakat etkileşimde olduğum birkaç kişinin içine düştüğü boşluğu anlatırken evlenememekten, doğru kişiye rastlayamadıklarından yakınırken kullandıkları “Evde kaldım” cümlesi beni konu hakkında daha uzun düşünmem gerektiği yargısına itti.

Zira biz düşüncelerimizi, yaşam tarzımızı değiştirebiliyoruz fakat kültür baki kalıyor ve kültür değişmedikçe, düşünce tarzımızı değiştirmemiz yalnızca belli bir ölçüde fayda sağlıyor. Dizi bize “evlenmek zorunda” olan genç kadın profilleri sunuyor, bu yalnızca Daphne ile sınırlı değil. Kadının zaman içinde uğradığı tüm haksızlıkları aynı anda görebileceğimiz geniş bir haksızlık yelpazesine sahip diyebiliriz.

Bekarken – evet, bu dönem romanları için belirtilmesi gereken bir ayrıntı zira bir kadın evlendiğinde diğerlerine duyurmamak kaydıyla kocası dışında erkeklerle birlikte olabiliyor. – bir erkekle cinsel ilişki yaşadığı için fahişe olarak isimlendirilen kadınlar. – İkinci kısım ülkemiz ve birçok ülke için geçerliliğini sürdürüyor. – Görünüşünü bir silah olarak kullanıp hemcinslerini ezen kadınlar. Aile baskısıyle evlenmek istemedikleri halde, eş aramak zorunda kalan kadınlar. Görünüşü yüzünden ötelenen kadınlar. Küçük yaştan itibaren evlilik fikriyle büyütülen genç kadınlar/ çocuklar.

Ve tek bir ortak amaç; Evlilik.

Kadınlar yüzyıllardır değişmez bir şekilde evlenmek zorunda hissettiriliyor. Hepimiz böyle hissediyoruz, demiyorum elbette fakat dünyanın neresinde olursa olsun, yaşayan her kadın en az bir kere evlilik hakkındaki düşünceleri yüzünden yargılanıyor. Evliliği ister desteklesin, isterse karşı çıksın bu hiç sekmiyor.

Diziye dönersek; Daphne bir şekilde Simon’la evleniyor. Bilin bakalım çevredekiler bu sefer ne sormaya başlıyorlar? Yazıyı okuyan her kadın – hatta her erkek – soruyu biliyor değil mi?

Çocuk.

Bu kısmı tamamen şahsi düşüncelerime ayıracağım zira yıllardır beni “Ne zaman evleneceksin?” sorusundan daha çok sinirlendiren tek soru budur , başı – sonu düşünülmeden, düşüncesizce hatta bencilce bir ihtirasla sorulan bu soruyu ne zaman duysam -bana yöneltilmese bile – aynı şekilde irkiliyor, aynı sertlikte tepki veriyorum.
Bu öyle bir çukur ki çocuk yapmayan çiftlerden kadın olan taraf eninde sonunda mutlaka ama bakın mutlaka “meyve vermemekle”, kusurlu olmakla suçlanıyor zira kültürde sonsuz bir döl ırmağı olarak görülen erkeğin “kusurlu” olması – ki bir sağlık sorununu kusur olarak görmek ataerkil görüşe ait bir şeydir. – mümkün değil ve yine aynı sebeplerden tüm eleştiri okları kadına çevriliyor.( Sinemamızda bu soruna yönelmiş birkaç film bulmak bile mümkün, benim aklıma ilk gelen Fatma Girik’in başrolü üstlendiği Kuma filmi. )

Bizlere romantik olarak servis edilen dizi; önümüze birkaç sorunu açık ve seçik bir şekilde koyuyor aslına bakarsak. Kadınlar yüzyıllardan beri belli birkaç görev için toplumda yaşamlarını sürdürüyorlar.

* İyi bir koca bulmak /Evlenmek.
* İyi bir kadın olmak. – Ki bunu kocasının her isteğine boyun eğen, toplum kurallarına göre yaşayan bir kadın olarak tanımlayabiliriz. Zira itaat kelimesi en eski yeminlerde bile kendine yer bulmuştur.
* Çocuk yapmak ve çocuklarına bakmak / Erkeğin soyunu yürütmesine araç olmak.

Sonuç olarak Daphne Bridgerton aşık olduğu adamla evleniyor, çocuk da yapıyor( Bu kısım hakkında uzun uzadıya konuşacağım birkaç şey var fakat bunu İdeal Erkek Karakter serisinde yapacağım) fakat hiçbir mutlu son toplumdaki çatlakları kapatamıyor.

İdeal Erkek Karakter |Girizgah

“Beni gerçekten sevmiyorsun, değil mi?”
Sonuna kadar dayanarak “Ben bunu seviyorum” dedim “Oranı seviyorum, Ida… En güzel yerin oran.”.


H. Miller, Sexus

“Benden imkansızı istiyorsun. Seni sevmemi istiyorsun. Yapamam. Nasıl yapılacağını bile bilmiyorum.”

Tess’in Gözyaşları, Pepper Winters

Rojack “Tümünün efendisi olmadığımız” takdirde bütün kadınların “adam öldürecek” birer “katil” olduklarını bilir.”

Kate Millett , Cinsel Politika






Kusura bakma, sevgilim izin vermiyor, dedi. Çapraz masalarında oturmuş kahvemi içiyordum. Kendinden birkaç yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim partnerinin karşısında süklüm püklüm oturuyor, kıpkırmızı olmuş yüzünü gizlediği saçlarının arkasından adama korkulu bakışlar atıyordu. Karşı taraf her ne söylediyse “Hayır, hayır” dedi aceleyle “İyiyim, kendine dikkat et. Görüşmek üzere.”

İyi miydi? Açıkçası ben bile, diğer masada oturan genç kadının iyi olup olmadığından emin değildim. Bir insanın iyi olduğunu anlama kriterimiz neydi? İşle ilgili bir telefon görüşmesi yapan eşime göz attıktan sonra, tüm ilgimi yeniden çapraz masaya verdim. “Canımı sıkıyorsun” dedi adam gözlerini kızın üstüne dikerek. Masaya bacaklarını iyice açarak oturmuş, yüzüne sert bir ifade tutturmuştu. “Sözümü dinlemediğin her seferin sonunda ceza çekeceğini bilmiyor musun?”

Kız panikledi. Paniği öyle elle tutulur bir şekilde hissediliyordu ki bir an “polisi arasam mı?” diye düşündüm fakat arasam bile ne diyeceğimi bilmiyordum. “Merhaba, bir kadının hayatı tehlikede olabilir” mi? Eşime söylesem ? Ben düşüncelere dalmışken, kız iki elini dizlerinin üzerine koyup, duyamadığım bir şeyler mırıldandı. İkilinin arasındaki akımın değiştiğini, bambaşka ve açıkça erkeği tatmin eden bir hale büründüğünü görebiliyordum. Bir süre sonra görüşmesini bitirip, karşımdaki sandalyeye oturan adama baktım ve sonrasında bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Neden maço kalıbı altında, bize hayatı dar eden adamları seçiyor, yazıyor, ekranlara taşıyoruz? Aklımızla zorumuz mu var, yoksa önümüze aşk diye servis edilen şey gerçekten bu hale mi geldi?

Dört duvar arasına kapatılmışlığımızı, eşyadan ya da bir hizmetçiden farksız geçen zamanlarımızı yeni yeni atlatmaya, yetişen nesli daha güçlü yetiştirmeye meyletmiştik ki maço erkek modası yeniden zuhur etti. Bu modanın nerede ve nasıl başladığını inanın bilmiyorum fakat son zamanlarda, genç yetişkin ve yetişkin kategorisindeki kitaplarda servis edilen etkin- edilgen ilişkisinin oldukça çarpıtılmış ve şiddete meyli olan bünyelerin ekmeğine yağ sürer hale geldiğini söyleyebilirim. İşin özüne indiğimizde sadist ve mazoşist insanların karşılıklı zevklerinden doğan ilişki biçimi yeni akımda bir tür tecavüz kategorisi haline geldi, diyebiliriz.

Kitaplarda / Dizilerde/ Filmlerde ilişkiler erkeğin baskınlığını övüyor ve acıyı, kadının hatalarına – erkek bakış açısına göre hatalar -karşılık bir tür ceza olarak servis ediyor.19 – 20 yüzyıllarda yavaş yavaş -yeniden – kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan kadını, –yeniden– dizlerinin üzerine ve bir emir- komuta döngüsünü hapsetmeye çalışıyor. Kenara itiyor, değersizleştiriyor, şiddete açık hale getiriyor.

Ve ne yazık ki bunu uzaylılar yapmıyor.

Biz yapıyoruz. Tırnaklarımızla kazıyarak geri aldığımız gücü, kelimelerin gücüyle geri vermeye hazırlanıyoruz.

Bu konularda benden daha çok bilgisi olan bir arkadaşıma konu hakkında ne düşündüğünü sorduğumda ” Yeni nesil güce saygı duyuyor” diyerek cevap verdi. Onun görüşüne bakılırsa, önümüze servis edilen yeni tip maço ya da yeni isimleriyle “hakim” erkeklerin sebeplerinden biri buydu. Konuşmada ülke kültürünün de etkili olduğu, güç dendiğinde akla istemsiz bir şekilde “para, şiddet” gibi kavramların geldiğine de değindi. –Hakkını yemeyeyim

Ülkede birçok şeyi olması gereken değil, işimize gelen şekilde algıladığımız ve biçimlendirdiğimiz için her şey bir süre içinden çıkılmaz bir hal alıyor. “Karşılıklı güç alışverişi ve güven” temelli ilişki biçimi, günümüzde bazen internet üzerinden maddi kaynak sömürüsü, bazen karşılıklı rızaya dayanmayan şiddet ve hatta tecavüze kadar uzanan bir bataklığı içine alır oldu.

Bunu biz yaptık.

Aklımıza gelen her şeyi romantikleştirme çabamız yaptı ve zararı sadece kadınlara dokunuyormuş gibi gözükse de erkekleri de aynı kafes içine hapsettik.

“Erkek” olmak, erkek hissetmek için belli kalıplarda hareket etme düşüncesine maruz bıraktık. İlk önce “Erkek adam ağlamaz” dedik hatta bazen abartıp “Karı gibi ağlama” bile dedik. Doğduğu andan itibaren omuzlarına üstüne vazife bile olmayan – olmaması gereken “aile kadınlarının namus bekçiliğini” yükledik. “Kodu mu oturtması” gerektiğini öğütledik. Bebeklerle oynayamazdı, renkleri sevemezdi, annesinin peşinde dolaşamazdı. Uyumlu, yumuşak başlı bir çocuksa mutlaka bir sorunu vardı. Büyüdüğünde “maço” ya da “dominant” figürlerin, genç kızların gönüllerini çaldığını fark etti.

Kitaplarda, dizilerde, filmlerde hep onlar vardı. Ellerinde silah, çevrelerinde kadınlar, cebinde bolca para olan dediğim dedik adamlar.

Böyle başladı.