#

“I think hell is something you carry around with you. Not somewhere you go.”

Neil Gaiman

Evlilik programları ve değişen önceliklerimiz : “Ustume yapar mısın?”

 

 

Kuzenim gündemden Flash Tv ve Samanyolu Tv kanallarını izleyerek uzaklaştığından, zap yaparken –yine halay mı çekiyorlar acaba?, sorusuyla- Flash Tv’ye mutlaka uğruyorum. Bu gece, izlediğim dizinin yüklenmesini beklerken rastladım Ne Çıkarsa Bahtına isimli güzide programımıza.

“Ay ben kesinlikle izlemiyorum öyle şeyleri, zap yaparken rastlamasam haberim bile olmaz” yalanı söylemeyeceğim. Sadece belgesel izlerim geyiğine hiç bulaşmayacağım, çocukluğu ve babasıyla geçirdiği her anı belgesel izleyerek geçen bir insan olarak yalnız vakitlerimde saçma sapan şeyler izleyebiliyorum.

Türk televizyonlarının evlilik programlarını keşfetmesi Flash TV ve Esra Erol sayesinde oldu, diyebilir miyiz? İnanın bilmiyorum, konu hakkında bildiğim tek şey Esra Erol’un bir zamanlar televizyonumuzun en neşeli kanallarından biri olan Flash TV’de çalıştığı, bir de böyle saçma sapan bir formatın yalnızca Flash TV’den çıkabileceğini düşünmem.

Açık konuşmak gerekirse oturup kırk yıl düşünsem, aklıma evlilik programı yapmak gelmez.

İzdivaç programları birçoğumuzun eleştirdiği, eleştiren çoğunluğun %90’lık kısmının vakit buldukça takip ettiği yayınlar oldu, bu reddedemeyeceğimiz bir gerçek. Arkadaşlar biz neden yerimizde sayıyoruz?, sorusunun cevaplarından biri dahi olabilir.

Başlarda insanların son çare olarak gördüğü, genellikle boşanmış ya da yaşı geçmiş insanların çıktığı programlarda şimdi yaşıtlarımı hatta benden genç insanları görüyorum. 18-19 yaşlarında genç kızların ekrana çıkıp, evi geçindirebilecek, iyi bir maaşı olan, bakımlı vs. birini araması sadece bana garip geliyor olamaz, değil mi?

Önceki gün, bu tarz programlar üzerine açılan bir sohbette tartıştığım bir arkadaşım “Belki de güvenmek istiyorlardır” dedi “Sen izlemediğinden bilmiyorsun ama o programlarda karşındakini kandırma gibi bir şansın yok. Televizyonda gören biri bağlanıyor hemen yayına”

İnsan yeter ki istesin, demek yerine onayladım onu. Hala anlamış değilim. Orta yaşlı insanları geçelim, genç bir erkek ya da kadın… Durun durun değiştirelim, 18-19 yaşlarında hayatının en güzel dönemlerinde olan bir genç kız neden evlenmek ister? Her şeyden önce bunun altında yatan sebebi anlamak zorunda değil miyiz?

Çok aşıksındır, uzun bir süredir biriyle birliktesindir ve artık evlenmek gerektiğini düşünüp; bu ülkede evlenmekten başka şansımız mı var arkadaşım?, dersin. Akıl erdirememekle birlikte anlamaya çalışırım. Zira sokakta birbirine sarılmış çift görünce dellenen bir milletiz biz. Aşık olmak, sevmek- sevişmek istemek gibi insani eylemleri anlamakta güçlük çekiyoruz. Sevdiğine sarılsan gençliğin gittiği yön sorgulanıyor. Batının ahlaksızlığından dem vuruluyor. Üstüne bir de onlarca güzel sıfata sahip oluyorsun. Namus bekçisi o kadar çok ve namus anlayışının sınırları o kadar geniş ki namusun ne olduğunu unutuyor insan.

Fakat hayatının en güzel dönemlerini doya doya yaşamak varken, evlilik denilen deli saçması olaya balıklama dalanlara akıl sır erdiremiyorum. Otur anne babanın yanında ya da kendi evinde hayatın keyfini çıkart be canım, evlilik neyine? Ben 19 yaşındayken kendi kendimi zor doyuruyordum, bırakın evliligi. Çok güzel, dudak uçuklatacak bir şey sanki. Gör çevrendeki çiftlerin halini.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım programlar kurgu mu yoksa gerçek mi, bilmiyorum. Oraya çıkmayı tercih eden insanlara herhangi bir lafım yok. Cast ajansından toplama diyenler olduğu gibi, onlar normal, halktan insanlar kardeşim diyenler de var. Bilmiyorum, araştırmadım, araştırma gereği duymadım. Benim ilgilendiğim kısım programa çıkıp eş arayanlar da değil zaten.

Benim ilgilendiğim kitle, izleyiciler. Televizyonlarımızı kuşatan bu “Emeklin var mı?” programlarını 7-70’e, okuma yazma bilmeyenden-iki üniversite bitirmiş insana kadar herkes izliyor mu?

İzliyor.

Ahlak, namus, ıvır zıvır diye yırtınan teyzelerimiz ekran başına kurulup tüm değer yargılarını zigonun üstüne bırakıyorlar mı?

Bırakıyorlar.

İşte benim saplanıp kaldığım nokta tam olarak bu.

Ne demiştim yazının başında, az önce Flash Tv’de duyduğumda neredeyse boğulduğum bir diyalog yaşandı. Erkeğimiz nispeten genç, borçları var. Kendi hayatını bir şekilde kazanmaya çalışıyor. Birikimi var, sigortasını ödüyor ama çalışmaktan pek hoşlanmıyor. Bu yüzden sigortasını ödeyecek, ona bakabilecek, emeklisi, evi ve arabası olan bir hanımla evlenmek istiyor.

Bunu oturup izleyen, normal karşılayan hatta ve hatta talip olan insanlar var. Eleştirmiyorum, elbette bir kadın bir erkege bakıp, ihtiyaçlarını karsılayabilir. Ülkemizde pek alısılmayan bir durum olsa da, tamamen tercih meselesi. Benim takıldığım nokta, bu tarz şeylerin alenen söylenmesi. Bir kadının kalkıp maaş sorması ya da aynı isteklerde bulunması kadar itici geliyor bana bu tarz şeyler. -O tarz programlardaki kriterlerin geneli bana itici geliyor o baska. Manavdan elma mı alıyoruz? Çürüğü olmasın, ekşi olsun, irice olsun vs vs.

Bizler televizyonlardaki güzel kızın, daha az hoş görünen kıza tercih edildiği filmler/dizilerle büyüdük. Sevdiğimizi öpmenin bile ayıplandığı bir dönemi yaşadık.

Şimdiki nesil, insanların birbirilerine maddi durumlarına bakarak yaklaştığı; erkeğin çoğunlukla dış görünüşe, kadının ise cüzdanın kabarıklığına önem verdiği gerçeğiyle büyüyor. Normalde 1-2 yıla yayılacak aileyle tanışma-nişan-düğün vs gibi etkinliklerin 15 güne sığdırılmasının oldukça olağan olduğu bir dönem yaşıyorlar.

Tüm bunlardan sonra hala evlilik kutsal, çocuklar geleceğimiz, ahlak aşırı önemli değil mi?

Oturup bir daha düsünsek iyi olur sanki, kutsal dedigimiz, ugruna sokaklarda yırtınıp, tanıdıgımız ya da hiç tanımadıgımız insanların gururunu/gelecegini paramparça ettigimiz her seyin icine ettik gibi.

Neyse.

Bir sözlük kullanıcısı, bu tarz programlardaki görüşmelerde zaman sınırlaması olsa maddi sorular yüzünden –Ne kadar maaş alıyorsun? Evin var mı? Araban var mı? Sigorta?- insanların birbirlerini adlarını dahi soramayacağını yazmıştı. Okurken siz de ona hak vermiyor musunuz?

Inanmısım kaybetmek esrarıdır olmanın

“inanmısım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmıs bir vasak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmusum kaybediyorum.
birlesmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı, devlet saskın, piyanist kara
memleket sana ragmen ket vururken yarama
su çıplak çocuk su tüyük bürk sairi ben
-ve emir “kun” diyor; doguruluyorum-
“bu ülke”den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.”

Kım korkar koca, sarısın kurttan? : Bıtten

 

Syfy’ın yeni dizisi Bitten, Kelly Armstrong’un Women of the Otherworld kitabından uyarlanan bir dizi.  Bir ısırıkla dünyası ikiye bölünen Elena, kaçıp kurtulduğunu sandığı vahşi yönünü, evinin olduğu bölgede işlenen cinayetler yüzünden yeniden ortaya çıkartmak zorunda kalıyor. Bla bla bla

Bitten, biraz da “Twilight’ın olayı bitti arkadaşlar, Teen Wolf tutuyormuş bu aralar hemen kurtlara yönelelim” düşüncesinin kurbanı olan bir dizi. Bildiğiniz gibi vampirler bir süreliğine tabutlarına kapatıldılar, yerlerine kurtlar ve uzaylılar bakıyor. Uzaylılar artık E.T ya da Çılgın Marslılar’da gördüğümüz gibi eciş bücüş değiller.

Henüz iki bölümü yayınlandığından dizi hakkında da fazla atıp tutamayacak, iyi ya da kötü diyemeyeceğim ama diziden şahane bir kurtadam efsanesi çıkacak gibi durmuyor. Kaldı ki bugüne kadar okuduğum ya da izlediğim kurtadam romanından zevk almışlığım da yok. Kimse oturup, bol kanlı, çatışmalı, kurtların doğasını ortaya koyan şeyler çekmiyor. –Hayır, şiddet bağımlısı değilim. Sadece her yerde çarpıtılmış bir romantizm görmekten bıktım.

Dizi göze hoş gelen erkek karakterleri ve uyarlama olmasının verdiği güvenceyle iyi bir çerez dizi olacak gibi duruyor.

Bildiğim kadarıyla Kelly Armstrong’un ülkemizde yayınlanan bir kitabı da yok. Artemis’in bir kitabın haklarını aldığı söyleniyordu ama onun hakkında da bir malumatım yok.

Genç fantastik olayını seviyorum ben arkadaşım, vaktim bol bir bakarım diyorsanız izleyin derim yine de.

 

 

Ama “rockcılar” herkes bılsın yanı|Gunahkarlar Turnede/ Tutkulu Notalar vd

Ülkemizde Elli Ton’la başlayan –günümüzde geçen- erotik roman çılgınlığı almış başını öyle bir gidiyor ki,  neresinden tutup yorum yapayım şaşırmış durumdayım. Birkaç ay önce, daha doğrusu ben yazmaya ara verip kendime biraz zaman ayırayım demeden önce bir mail almıştım. Bir okuyucu, erotik roman severleri eleştirdiğimi ve onları hor gördüğümü iddia ediyor. Herkesin kendi zevki olabileceğini söylerken, beni soğuklukla suçluyordu. – Yıpratıyorsunuz beni, yazık bana da.

Maili atan okuyucuya da söylediğim gibi ben erotik romanlardan pek hazzetmiyorum zira yanlış ellere geçebiliyorlar. Bunun dışında bazı romanlarda cinsel kısımlar o kadar yoğun oluyor ki kendimi “E tamam seks yaptınız, azıcık nefes alsanız da başka şeyler okusak” derken bulabiliyorum. – Neden okuyorsun peki, diye soranlara da kısaca “Ekmek parası” diyelim. – Kitap seçimlerinde pek romantik/duygusal/erotik seven bir insan değilim ben. Doz kaçınca, benim de keyfim kaçıyor anlayacağınız.

Günahkarlar Turnede serisinin kitapları elime tamamen tesadüfen geçti. Arkadaşı tarafından kendisine önerilen  kitapları internetten sipariş etmem için bana gelen kuzenim, kargo geldiğinde anneannesinde olunca kitaplar da benim güvenli ellerime kalmış oldular. İyi de oldu, onun yaşı İpek Ongun filan götürür.

Tutkulu Notalar’la başlayan serinin ilk kitabında-ki bu Tutkulu Notalar oluyor – romantik olarak tanımlanan –kime göre romantik?- Brian ve İnsan Cinselliği profesörü Mryna’ın hikayesi anlatılıyor. Kitabın barındırdığı cinsel sahneleri yerden yere vurmadan önce, yazarı ve kitabı okuduğum diğer örneklerden ayıran birkaç detayı vermeden geçmeyeceğim. -Çünkü sevgili okuyucu, ben adil bir insanımdır. Evet. – Elli Ton,  Sana Soyundumserinin ismini bilmiyorum, çaktırmayın– vs gibi serilerde atlandığını düşündüğüm bir konuydu detaylar. Karakterlerin geçmiş sorunları işleniyor fakat ince detaylara asla girilmiyordu. Bir hikayeye renk katan şey detaylardır. Eğer okuyucuya yakalaması ve zevk alması için ufak detaylar vermezseniz, hikayeniz tekdüze olmaktan ileri gidemez. – Gerçi okuyucu kitlesi olan genç yetişkinler ve onların pek yetişkin olmayan hormonlarını dikkate alırsak, kim ne yapsın hayata dair detayı değil mi? Benimki de laf. –

Yazar Olivia Cunning tam bu noktada kendini diğerlerinden ayırarak yüzümü gülümsetmeyi başardı. Hikayenin içinde onlarca detay var ve bu detaylar öyle hoş yerlerde, öyle doğru yerleştirilmiş ki kendilerini unutturmuyorlar.

Misal grubun gitaristi olan Brian, besteleriyle ünlü olan ve hatta Mryna’nın hayranlığını tam olarak bu şekilde kazanmış bir virtüözdür. Tutkularını notalara aktarabiliyor, bunu insanları mest edebilecek kadar iyi yapıyordur. Buraya kadar her şey normal, şişirilmiş yetenekleri ve özellikleri olan karakterlere alışığız. Bu gözler kadını elde etmek için hastahane satın alan karakter okudu, kolay kolay şaşırtamazsınız beni ey yazarlar. Karaktere gerçekçilik katan,  bir yerden sonra gerçek yapan detay ise şuydu. Brian, Mryna’yla sevişirken beste yapmaya başladı. Müziği duyduğunu, müziğin zihninin içinde aktığını söyledi. Bulduğu her yere karalamaya başladı, yazdı, çizdi, kendinden geçti. Bunu bizzat Brian’ın ağzından yazılmış olarak okumak isterdim zira bu halin nasıl bir hal olduğunu biliyorum. Bazen bir bakış, bir hareket ya da duyduğum bir sesle kelimeler zihnime akmaya başlar, karakterler oluşur, hikaye şekillenir. Bana düşen sadece onu uygun bir yere not almak ve vakit bulduğum an kağıda dökmektir.

Eğer duygulara bağlı bir iş yapıyorsanız, hissettiğiniz ve çevrenizdekilerin hissettiği her şey önemlidir. Çünkü algılarınız açıkken bir nevi sünger gibi hissedersiniz, duyguları, hissedilen her şeyi çeker ve özümsersiniz. Bu kelimelere, müziğe ya da görüntülere dönüşebilir, tamamen sizinle ve yaptığınız şeyle alakalı.

Geçelim.

Tutkulu Notalar’la ilgili yorumları okurken takıldığım bir nokta var. Bir adamın, bir kadına acı çektirmesini kabullenebilen hatta BDSM’e övgüler yağdıran okuyucular –ki açık bir şekilde BDSM’in kitaplarda okudukları gibi bir şey olduğunu düşünen bu insanların Marquis de Sade’dan haberleri olmadığı gibi, Pier Paolo Pasolini’nin filmi Sodom’da 120 gün’den de haberleri yok. Olsun. – bir erkeğin erkeklerden de hoşlanabileceğini kabul etmemiş ya da BDSM’de oldukça normal karşılanan grup ilişkilere tepki vermişler. Şey gibi biraz, ben seni seviyorum ama benim için x-y-z huylarını sevmiyorum.

 Yetiştiriliş tarzımıza  uygun değil, diyenlere bir yere kadar hak verebilirim ama Elli Ton okuduktan sonra BDSM’e ilgi duyan, araştırmalar yapan BDSM hakkında yazan erkek bloggerlara köle olmak için yalvaran –evet, evet sizleri tanıyor ve biliyorum sevgili genç hanımlar –  o güzel insanlar neden bu kitaptaki sahnelere sert tepkiler verdiler, burun kıvırdılar, ben o kısmı anlayamamış durumdayım. Birkaç yorumcu rock grupları çılgındır vs demiş, bu konuları böyle mi ele alacağız? Rock grupları çılgındır, bunlar hep çılgınlık yoksa normalde asla olmaz öyle şeyler, e peki. – Sizleri tarihimizdeki karanlık odalara alsak mı diye düşünüyorum. Oğlancılık aniden peydah olmuş gibi davranıyorsunuz ya hani-

Eric’in başkalarını izlemeye olan tutkusu az rastlanır bir özellik mesela değil mi? Trey’in biseksüel olması son derece sıradışı –çünkü biseksüellik de pek kabul edilebilir değil, bizler sadece iki karşıt cins arasında yaşanan cinselliğe övgüler yağdırabiliriz. Diğerleri pis-kaka şeyler. -Jace’in BDSM’le olan alakası… A-aa şimdi farkettim, arkadaşlar Jace’i kimse eleştirmemişti ya hu –yazar sırıtır-. E alıştık değil mi, kadınların tavana asılmasına, çat pat şaplaklara,kırbaça, kelepçeye artık umursamıyoruz. Korkum şu ki yakında eşlerinden veya sevgililerinden şiddet gören genç hanımlar bunu BDSM sanacaklar. Şiddetin hüküm sürdüğü topraklarda kendi çaresizliğimize fantastik bir boyut arıyoruz sanki. Tamam, tamam. Lafın özü, karakterlerin her birine kendilerine has özellikler verilmiş ve bunlar hikayenin içine uygun şekillerde iliştirilmişti.

Cinsellik fazla mıydı?

Çok.

Hoşuma gitti mi? Hayır, benim tekrar tekrar okuyacağım, delice zevk aldığım ya da bana ilham verecek nitelikte bir kitap değildi, elime geçmeseydi para da vermezdim ama yazara ve kitaba hakkını vermemiz gerekirse bugüne kadar okuduğum erotik romanlar arasında “En azından sevişmek dışında yetenekleri var” dedirten bir kitap oldu.

Bitirdim.

Sevgiler.

* Rockcı Serpil’i hatırlayan kaç kişi var acaba? (: