Kategori arşivi: Zihinsel

Arzunun Özgürleşmesi|Kitle, Televizyon Kültürü ve Medya üzerine

Birlikte hayal edelim;

Oturma odamızda televizyonun karşısında oturuyoruz; elimizde kumanda, omuzlarımız çökük, gözlerimizde dünyanın tüm yükü bizim omuzlarımızdaymış gibi yorgun bir ifade.

İlk kanal;

Şehit haberi.

Oturduğumuz yerde belki birkaç lanet , belki siyasi yönde zırvalıklar, belki de ölen kişinin ailesiyle ilgili bir şeyler mırıldanıyoruz. Kahramanlıklardan bahsediyoruz mutlaka, savaşın hangi tarafında olursak olalım. Karşı tarafın şeytani acımasızlığından ve rezilliğinden bahsetmeden duramıyoruz, zira bize gösterilen bu.  Savaşın –çatışmanın her iki tarafın da canını yaktığı değil, kendi haklı yönlerimiz. Birkaç dakika sonra parmaklar yeniden hareket ediyor.

İkinci kanal;

Siyasi liderlerden birinin konuşması.

Görüşümüze göre değişen tepkilerimizle birlikte, ekrandaki liderin gerçeği kendine göre yorumlayışını izliyoruz. Daha dikkatli bir şekilde bakabilsek, tarihin de bunu yaptığını görebiliriz ama biz nadiren görüyor, mütemadiyen bakıyoruz.

Üçüncü kanal;

Bir eğlence programı. Kendi coğrafyamız üzerinden konuşursak insanların evlilik programını ayakları altında ezdikleri eş bulma zımbırtılarından biri. Kumandayı elimizden bırakıp, günlük afyon dozumuzu almak için yerimize yerleşiyoruz. Önceki kanallar, izlediklerimiz zihnimizden silinip gidiyor. Müthiş bir boşluk. İçinde yaşadığımız dünyanın hiçbir kötü yanı yokmuş, işler tepetaklak olmamış gibi. Her şey koca bir gösteriden ibaretmiş gibi.

 

“Kitle terimini özgünleştirmeye kalkmak gerçekten de bir saçmalıktır – bu anlamı olmayana bir anlam vermeye çalışmak gibi bir şeydir.Örneğin “emekçiler kitlesi” denilmektedir. Oysa ne emekçiler kitlesi vardır, ne de bir başka toplumsal özne ya da nesneye ait bir kitle… Çünkü bir kitle yalnızca onu kapsayabilen ve sonuç olarak istatistik artıklar üreten ve simgesel zorunluluklardan arınmış olanlar tarafından oluşturulabilir” diyor Baudrillard kitleyi anlatırken, peki kitlenin varlığını bu denli güçlendiren, onun sürekliliğini sağlayan nedir?

 

“Toplumsalın sahip olduğu kurumların gelişimiyle doğru orantılı bir şekilde gerilediği söylenebilir”diyerek toplumsalın sonunu bize işaret eden Baudrillard’ın görüşünden hareket edersek, en etkin toplumsallaştırma araçlarından biri olan Kapital’in toplumsalın sonunu getirdiğini söyleyebiliriz. Zira Arzunun özgürleşmesi yolunda,  Kapital’in en büyük destekçisi olan tüketim kültürü Baumann’ın deyişiyle “Tüketicinin herhangi bir başka toplumdaki tüketiciden farklı bir birey olduğu” tüketim toplumunda ortaya çıkar. Başta ihtiyaçlara hizmet etmek için doğan kapital, bir süre sonra insanın kendi iradesi dışında belirlenen ihtiyaçlar karmaşasını yaratmış ve bir şekilde herkesin tüketici olmak zorunda olduğu ya da mutlak surette bir şeylere ihtiyaç duyduğu bir kültürü yaratmıştır. Durup kendinize bir bakın, en basiti alışveriş yapmayı ihtiyaçlar alanına indirgeyebiliyor muyuz? Kendi kendimize uydurduğumuz ihtiyaçlar alanına değil, ihtiyaçlarımız alanına. Yaşamak için yiyor, örtünmek için giyiniyor muyuz mesela? Özgür irademizle seçtiğimizi söylediğimiz giysilerin ya da kozmetik malzemelerin yüzde kaçına ihityacımız var? Ya da yüzde kaçını yönlendirilmeden ediniyoruz?

Kapital’in sinsice önümüze ittiği reklamlar, blog yazıları, pürüzsüz ciltleri olan kadınlar, karnı yok etmeyi, popoyu dik göstermeyi, bacakları inceltmeyi vaad eden çorapların reklamı bizleri hiç etkilemiyor mu?

Peki, politik arenada?

Kendimizi parçalayarak savunduğumuz, boğazımız yırtılana kadar çığlık atarak desteklediğimiz tüm o liderler. Canımızı ortaya koyduğumuz savaşların ne kadarının iç yüzünü biliyoruz?

Dünyanın demokrasiyi tanıması ve demokrasinin yaygınlaşmasıyla birlikte, insanlar özgür bireyler haline geldiler. Bu bize “istediğimizi seçme, kararımızının arkasında durma sorumluluğu verir.” Peki bize ulaşan bilginin yansızlığından ya da özgürlüğümüzden ne kadar emin olabiliriz?

Bu bağlamda Chomsky demokrasinin egemenliği arttıkça, bireyleri zor kullanarak ya da alenen yönlendirmenin imkansızlaştığından söz ediyor. Ona göre totaliter sistemin zor kullanarak yaptıklarını, demokrasi propoganda yöntemiyle halleder ki bu yüzden eğitim sisteminin ve popüler kültürün, egemen olanın arzuları doğrultusunda rızanın imalatı için çalışması gerekliliği ortaya çıkıyor.

Egemen güçlerin uyguladığı propogandanın kilit noktalarından biri, entelektüellerin düşüncelerinin kontrol edilmesidir. Önce entelektüeller ikna edilir,daha sonra onlar görüş liderleri olarak halkı etkiler. Eğitimli kesimin desteklediği ve sapmalara izin vermeyen propogandanın, oldukça başarılı olduğu anlaşılmıştır.

Chomsky’nin çıkarımından ilerlediğimizde egemen güçlerin, medyayı maşa olarak kullanarak toplumu ve toplumsalı etkilediğini ve şekillendirdiğini görüyoruz. Bu bizi Baudrillard’ın şu cümlesine çıkartır “Toplumsal belki de büyük bir yanılgıdır. Çünkü toplumsal adlı bir orta oyunu hiçbir zaman için derinlemesine öneme sahip olmamıştır.”

Kapital’in meydan okumasıyla birlikte bize dayatılan sınırsızlık ve tatminsizlik toplumsalın sonunu getirdiğinde geriye kalan; Ustaca kurgulanan simülasyonun içinde mutlu mesut, özgür seçimler yaptığı düşüncesiyle yaşayan insan oluyor.

İnsan kendi mutlu sonsuzluğunda sürüklenip giderken, doymak bilmeyen ve  aslına bakarsak toplumsalı hiçbir zaman tanımamış olan Kapital’in elinde çekiştirilip duruyor. Sistemin çarkları durmaksızın işlerken, aradan çıkan belki de toplumsala –gerçek toplumsala ait olan insanlar sistem tarafından marjinalleştirilip, yalnızlaştırılıyor. Zira tüketim kültürü ve Kapital’in bizzat kendileri tarafından insanlara satılan “Daha iyi bir gelecek hayali” dışındaki fikirlere pek tahammülü olduğu söylenemez.

Tüm bunlardan yola çıkarak söyleyebiliriz ki günümüzde medya, başlangıç amacı olan bilgilendirme yerine toplumsalı giderek nötralize ederek, duyarsız ve tepkisiz bir kitle yaratmıştır. Artık savaşlar, ülkelerin ekonomileri, eğitim durumunun iç acıtan hali, ölen insanlar, yaşayanların durumu… hiç birşeyin pek de önemi kalmamıştır. Buna Baumann’ın Parçalanmış Hayat isimli kitabında örneklediği, savaşın içinde olmalarına rağmen insan öldürdüklerinin farkında olmayan askerleri ya da her gün yeni bir can kaybının haberini alırken kanalı değiştirdiğimizde bambaşka bir dünyaya dalan kendimizi örnek gösterebiliriz.

Medya, Baudrillard’ın da dediği gibi işlevi olan “Büyüleme”’yi mükemmel bir şekilde yerine getirmektedir. İhtiyaçların farklılaşması ve sınırsız hale gelmesiyle, her zaman daha fazlasını isteyen insan bir süre sonra kendine bile yabancılaşamayacak duruma gelmiş ve toplumsaldan adım adım uzaklaşmıştır. Günümüz, arzuları tarafından yönetilmeye programlanmış, her zaman daha fazlasını isteyen ve her şeyi bildiği bir simülasyonun içinde yaşayan insanlarla doludur ve Kapital’in marjinal olarak nitelediği kesim, ne kadar çağrı yaparsa yapsın;

 

“Kitleler kendilerine yapılan bu çağrıları birer ışık demetine dönüştürüp dalga dalga yaymaya kalkmazlar. Tam tersine devlet, tarih, kültür ve anlamın çevresinde oluşturulmuş ışık demetlerini emerek ortadan kaldırırlar. Onlar tepkisizliktir, tepkisizliğin, nötr olanın gücüdür.”

 

Görmek istediğini gören ve ana akım medya tarafından gösterilene koşulsuz inanan kitlenin üzerinden her şey akar, zira istenen budur. Devrim hayali, insanın kendine bile yabancılaşamaması durumu sonucunda yok olmuştur. Kitlelerin sesi yoktur ya da belki de kitleler ses çıkarmaya bile tenezzül etmeyecek kadar büyülenmişlerdir. İnsanlık alanında yoksullaşmış olan birey, maddi değerler konusunda zenginleştikçe zenginleşir. Ortak bir ideal çevresinde toplanmaktan, bir gelecek hayalinden uzaklaşan insanlık gittikçe yalnızlaşır, tüketim çılgınlığının ona bulaştırdığı karanlığı etrafına yaymaya ve kapıldığı büyüyle ona doğru gelen her şeyden kaçınmaya başlar. Bireyselleşir. Zira bu tam olarak Kapital’in ya da onun en temel ürünü olan Tüketim Kültürü’nün istediği şeydir. Tanrı’yı kilisenin zenginliğinde, bilgiyi ona gösterilende bulan kitle kendi şahsi krallığında yaşar ve gider.
Baudrillard’ın kaleme aldığı gibi “Söyleyecek hiçbir şeyi olmayanlarla, konuşmayan kitleler arasındaki harika “birlik” işte budur.”

 

Bakması Bedava |Kapital ve Devrim kavramları üzerine

Başkaldırılar tarihe aittir. Fakat bir şekilde tarihten sıyrılırlar.

                                                               Michel Foucault

 

“Siyasal olan nedir?” Ben en kısa yanıtı vereceğim: Siyasal olan, ayrı türden iki sürecin karşılaşmasıdır. Birincisi hükümet sürecidir. Cemaat halindeki insanların bir araya gelişini ve rızalarını örgütlemekten ibarettir ve temelinde yerler ile görevlerin hiyerarşik dağılımı vardır.”

Marx tarihin oluşumuna farklı bir bakış açısı getirdiği Alman İdeolojisi isimli kitabında insanoğlunun, hayvandan ayrıldığı noktayı açıklarken “İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle ya da başka herhangi bir şeyle ayırtedilebilir. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz kendilerini hayvanlardan ayırmaya başladılar. Bu, onların fiziksel yapılarının koşulladığıbir adımdır. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretirler.” cümlelerini kullanmıştır. Yola buradan başladığımızda Marx’ın üretimi, özel mülkiyete bağladığını ve daha sonra özel mülkiyetin de dallanıp budaklandığını görürüz. Sonuç, olarak insanoğlu Hobbes’un “Ölümlü Tanrı”’sını dahi elinde oynatabilecek bir kutsal ortaya çıkarmıştır ya da başka bir pencereden bakarsak, Ölümlü Tanrı’nın eline dünyayı kasıp kavuracağı bir silah vermiştir.

 

Kapitalizm.

 

İhtiyaçlar alanından çıkıp, kendi ihtiyaçlarını türetmeye başlayan tüketim kültürünün sonuçlarını hepimiz gözlemleyebiliriz. Çarklar, üstüne farklı bir elbise giydirilmiş Barbie bebekten, içine yeni bir sos eklenerek “Yeni” damgasıyla bizlere sürülmüş hızlı gıdalara ve hepimizin aşina olduğu telefonlara kadar bir çok alanda tam gaz dönmeye devam etmektedir. Egemen olanın en güçlü silahlarından biri olan Kapital, bir süre sonra kendi kültürünü oluşturmaya başlamış ve düzen sonunda egemen olanın karşısında sürekli değişen ve yenilenen bir karşıt kültür meydana gelmiştir.

“Uyumluluğun büyük bir günah statüsüne yükselmesi ve kitle toplumunun modern distopyanın imgesi haline gelmesiyle” oluşan yeni politik sahnede oynanan oyunlar çok daha acımasız bir hal almıştır. Oyuncular/İzleyiciler ya da kitle oyuna devam etmek için gelinen yol ayrımında seçim hakkının kendinde olduğunu düşünür.Önünde iki seçenek vardır ve seçme hakkı daima ondadır fakat yazar bu seçenekleri öyle bir kurgulamıştır ki, oyun devam ettiğinde yine Egemen’in istediği şekilde ilerlenir.

Bu bizi “Egemen güçlerin uyguladığı propogandanın kilit noktalarından biri, entelektüellerin düşüncelerinin kontrol edilmesidir.”cümlesine çıkartıyor. Mevcut durumda kapitalizmin hükümranlığını yıllardır sürdürüp, güçlendirmesinin sebebini ortaya çıkan karşıt kültürler olduğunu söyleyebilir miyiz? Zira, günümüze bakıp, günümüzden geçmişe doğru uzandığımızda ortaya çıkan her karşıt kültürün kapitalizm tarafından yeni bir kazanç alanına dönüştürüldüğünü görürüz.

Küba Devrim’ini yapan Che Guevara, yeni akım özgürlük hareketleri için adeta bir marka haline gelirken; emek sömürüsü üzerine kitaplar yazan Karl Marx’ın kaderi de ondan farksızdır.  Egemen olana ya da Kapital’e başkaldırmış bu isimler, günün sonunda kapital için yeni kazanç fikirleri olarak vitrine konulmuş durumdadır. Yine de bilhassa Marx’ın işaret ettiği ve metnin başından bu yana işaret ettiğimiz, emeği sömürülen ve amaçsızlaştırılan, kendine yabancılaşan oluşumun bilinçlenmesi/bilinçlendirilmesiyle birlikte ortaya çıkan durum; başka bir deyişle kitlenin uyanışı ya da toplumsalın ortaya çıkışı tam olarak siyasal özneleşmeye işaret eder.

Özneleşme; İnsanların eşitliği, onlara yapılan haksızlığı ya da sömürüyü farketmeleri, eyleme geçmeleridir. Siyasal özneleşmeyi tam da bu noktada proleter üzerinden tanımlayabiliriz. Kapital tarafından yıllar boyu sömürülen, kendi emeğine yabancılaşmış olanların bir araya gelip tek bir slogan etrafında toplanmasıyla başlayan özneleşme, aralarından birinin karşı tarafa geçmesiyle ya da bambaşka bir sloganla bitebilir.

“…gerileyişi de birkaç sene sonra hareketin eski sözcülerinden birinin yayınlanmış bir makalesinin başlığında simgeleştirilebilir: “Hepimiz proleter doğmadık.” Elbette doğmadık. Ama bundan çıkan sonuç nedir? Bu makalede çıkartılan sonuç, bir-olmayan-varlık olan bir “varlık”tan, kim olduğunun önemi olmayan bir bedensiz bir kimseyle özdeşleşmeden sonuçlar çıkarmanın olanaksızlığıydı. Oysa eşitliğin kanıtlanması, ya / ya da’nın tasımsal mantığını (yurttaş mıyız, yoksa değil miyiz?, insan mıyız, yoksa değil miyiz?..) “hem öyleyiz hem de değiliz”in yarı-taktiksel mantığına düğümler.”

Tüm bunlar ışığında “Devrimin mümkün olup olmadığı” sorusuna gelirsek;  Bahsettiğimiz ölçüde bir devrim, yani kitlenin uyanışı ve kapitale başkaldırması ancak ve ancak bir arada oldukları zaman eşitsizliğe başkaldıran insanlarla mümkündür. “Söyleyecek hiçbir şeyi olmayanlarla, konuşmayan kitleler arasındaki harika “birlik” söz konusuyken yaşanacak olan uyanış kısmi bir uyanış olduğundan ilk başta, kitleyi tamamen ötekileştirmek yerine onunla barış yapmalı, modern kitle toplumunun kapitalin kıskaçlarından kurtulabilmesi için hangi ödünleri vermesi gerektiğini görmemiz gerekir.

Salt teoride hareket edip, yok edilmesi gereken her şeyi bir bir sıralamak yerine modern toplumun ve belki de kapitalin yararlı yönlerini alıp, bunu kitlenin dahi hayali olan  -zira kapital, her zaman daha iyi bir dünya hayali satmıştır – daha iyi bir dünya için nasıl dönüştürülebileceğine bakmak gerekir. Devrim, her zaman teoride ve pratikte mümkündür fakat asıl yapılması gereken, ütopik bir hayalin peşinden koşmak yerine gerçeklerle yüzleşip varolan problemler üzerine gerçekçi bir bakış açısıyla eğilmek,  günümüz dünyasındaki her sorun karşısında Egemen ya da Kapital’i suçlayıp, işin içinden sıyrılmak yerine ikisiyle de barışık bir şekilde çözüm yolları aramaktır.

Aksi halde, karşıt kültürler kendi sahnelerinde oyunlarını sergileyip kitle üzerinde hiçbir etki bırakmadan uçup giderken, çarklar aynı şekilde dönmeye devam eder.

Hobbes “İnsan insanın kurdudur.” demiştir. Devrim, doğal durumu aşıp, insanın onu yöneten “Ben” duygusundan kurtulup, “Biz” bilincini kazanmasıyla başlar.

 

 

Deve, Aslan, Çocuk | TAKVA filmi ve sekülerlik üzerine

Günümüzde modern toplumların en temel sorunlarından birisi dinîn kişi, toplum ve politikayla olan ilişkisidir. Ülkemizde ise bu durum daha çok ideolojik endişeler ve kültürümüzün kayıtlı tarihinin başından çok daha eski zamanlara dayanan geleneklerle alakalıdır ve modernliğe attığımız ilk adımdan bu yana her zaman önemli sorunlarımızdan biri olmuştur.

 

“Zihin açıklığıyla yapılan işlere şeytan karışır.”

 

Nietzsche, insan yaşantısının toplumsal bir sistem tarafından belirlenmiş eski inançlar/değerler ışığında oluşturulduğuna inanıyordu. Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında ele aldığı ruhun dönüşümü kuramında, sistemin insanı yaşantısı içinde nasıl yönlendirdiğini şöyle açıkladı;

İlk aşama olan “Deve” yönlendirilmeye açık, aslına bakarsak yönlendirilmeye muhtaç bir yük hayvanıdır. Hareket etmek için birinden komut bekler, şekle sokulmaya, itaate uygundur. Aynaya baktığınızda ya da illüzyonlardan arınıp dünyayı görmeye başladığınızda çevrenizde ebeveynleri, eğitmenleri, iş verenleri sayesinde toplum kurallarına koşulmuş insanlarda onu görebilir, ona verilen komutların tarihçesini “Elalem ne der?” başlığı altında bulabilirsiniz. Bu noktada Kant’a dönüp,  “Aydınlanma Nedir Sorusuna Yanıt” isimli makalesinden bir alıntı yapabiliriz:

-ki bu bize sekülerizmin tanımının yolunu açacak ve neden gerekli olduğunu daha da net bir şekilde gösterecektir.-

 

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedeni de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.”

 

Belli bir yerden sonra deve kendini aslana dönüşmüş bulur. Nietzsche bunu dönüşüm olarak tanımlar, Kant ise “Sapere aude! ” der  “Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” Nietzsche’nin dönüşümü Aslan’ın, Ejderha’yla savaşması ve sonunda Çocuk’a dönüşmesiyle devam eder fakat biz o kısımları almayacak, Nietzsche’den diğer düşünürlere sıçrayacağız.

Yazının başında yaptığımız alıntıya dönelim;

Takva filminde Şeyh’in, müritlerinden birine verdiği öğüdü ele aldığımızda, kuşkusuz bu bize Nietzsche’nin Çileci rahibini anımsatabilir. Şeyh mantığın karşısındadır, dünyanın renklerini, Tanrı’nın insana verdiği zihni kullanmayı olabildiğince yasaklar. Hayat bir sınavdır ve ancak Takva sahipleri bu sınavı geçebilecektir. İyi- Kötü’yü kendi düşüncesinin eleğinden geçirmiş ve mutlak iyi ve mutlak kötü’yü tanımlamıştır. Buraya kadar sıkıntımız yok, sıkıntılı kısım şu ki, Şeyh kendi çıkarımlarını kitleler üzerinde uygular. Takva ancak onun izlediği yol sayesinde gerçekleşebilir.

“ “Şeriat kaldırılmamıştır” diye yazar Nathan Brown, “ yalnızca kişisel konum meseleleriyle, bir de açıkça ve kolayca kanunlaştırılabileceği alanlarla sınırlandırılmıştır.””  Modern zamanların gelmesi ve kültürlerin birbirine karışmasıyla daha da yaygınlaşan sekülerlik, dini ve yoğun din savunucularını belli bir alana hapsetse de kulaktan kulağa fısıldanan söz her zaman oradadır. “Seküler olan dindışıdır ve dindışı, günahtır.”  Ve günah her zaman cezalandırılır. – Fakat Tanrı tarafından değil, kendilerini Tanrı’nın eli olarak gören ve hüküm vermeye meraklı Tanrıcılık oyununun müdavimleri tarafından. Oysa kitaplar şöyle der “Yaratan ve kul arasına girilmez” Okumayı sürekli unuttuğumuz bu cümlenin yokluğu, unutulmuşluğudur belki de bize hüküm verme, infaz etme cesareti veren. –

Bu önyargıyı çeşitlendirebilir, günümüz dünyasından ve yaşadığımız ülkeden onlarca hatta yüzlerce örnek verebiliriz. Bugün yasaklanıp kitaplardan çıkartılan konulardan tutun, kitap ve filmlere kadar sürüsüne bereket örnekle yaşıyoruz. Elimizdeki kitaptan, üstümüzdeki kıyafete kadar birçok şeyle yargılanıyoruz, din içte değil, dışta yaşanıyormuş gibi.

Bu noktada şu soruyu soralım; Bir eylemi ya da bir söylemi “dini” ya da “seküler” yapan nedir?

“ “İçin olmak” durumuna ait olan müphemlik, daimi ve tedavisizdir; bunun ortadan kaldırılmasının tek yolu, ahlaki durumdaki “ahlaki” olanın ortadan kaldırılmasıdır.” diyor Baumann “Parçalanmış Hayat” isimli eserinde. Takva filminden yola çıkarak ilerlersek, bu durum önümüze şu şekilde çıkıyor.

Hayatını Tanrı’ya ve inandığı dine adamış olan Muharrem Efendi, iyi olmak için tüm varlığını tüketmektedir fakat Baumann’ın da bahsettiği gibi “Ahlaki yaşam sürekli bir belirsizlik içinde yaşamaktır.”  Film boyunca Muharrem Efendi’nin hayatındaki tüm boşlukları inancıyla doldurmaya çalışırken, yavaş yavaş zihnini bulandırışını izliyoruz. Zira cinsellik doğamızın reddedemeyeceğimiz bir parçası ve onu ne kadar yok sayarsak o kadar güçlü geri gelir. Film bize Muharrem Efendi’nin hayatın renklerinden soyutlanışının, zihninde yarattığı şiddeti anlatıyor da diyebiliriz. Bedenimizi kapattık, diyelim. Zihnimizi de kapatabilir miyiz? Kaçımız tertemiz bir zihne sahip olduğunu iddia edebilir? Kaçımız içimizde bağıran dürtülerden, kişiliğimizin yabani yanından kaçıp bu kaçıştan akıl sağlığını kurtararak galip çıkabilir.

Yönetmen bu noktada bize bir incelik yaparak bunu çok daha önce, filmin başında Muharrem dergâha girerken onun omzuna çarpan meczupla birlikte gösteriyor, filmin sonuna doğru ise bedensel ihtiyaçları yüzünden kendini suçlu hisseden Muharrem ve filmin başında onun omzuna çarpan Meczup’u bir havuzun karşılıklı köşelerinde görüyoruz. Suyun üzerinde ikisinin yansıması.

Sekülerlik bu evrede devreye giriyor, modernlikle birlikte hayatımıza giren sekülerizmde ıstıraba boyun eğerek kutsala erişme mantığı rafa kalkıyor. Dini inanç ve kutsal metinler artık sorgulanamaz olmadığından, daha doğrusu insanları dinin sınırları çizilmiş topraklarına zincirleyen bir düşünce sistemi olmadığından insan etrafına bakıyor ve asıl o zaman neyin ne olduğunu görmeye başlıyor zira Takva filminde de net bir şekilde gördüğümüz gibi, bir şeye körü körüne inanmak, bedeni – insanlığı sınırlamak, zihni bir kutu içine hapsetmek aklın yitip gitmesine neden olmaktadır.

Bilimsel bilgi dini inancın yerini aldığı ( yani, “gerçek” anlamda görünür kılındığı) için seküler değildir bu dünya; aksine, kesinlik olmadan yaşamak gerektiği, inananların bile demir atacağı sabit bir yer olmadığı, gerçek ile hayali olan birbirini yansıttığı için sekülerdir. Bu dünyada kesinlik siyasetinin imkânsız olduğu açıktır.” diyor Talal Asad. Bu sözü Muharrem’in hayatına uyarladığımızda gerçek anlamını daha net görebiliyoruz, daima iyi olmak için çabalamış ve hayatına beyaz dışında hiçbir rengi almamaya azmetmiş bir karakterin yavaş yavaş yitip gidişini anlatıyor bize.

Elimizdeki kaynakları değerlendirir, sekülerliği ilgili yönleriyle kavramaya çalışır ve bunu mevcut durumumuza uyarlamaya çalışırsak; Sekülerliğin dünyayı görmek için dini açıklamalardan ve kaynaklardan yararlanmayı bırakma eylemi olduğunu söyleyebiliriz fakat ne yazıktır ki ülkemizde bu durum, sahneyi hiç terk etmeyen tarikatlar ve kültürümüzün köklerine işlemiş olan gelenekler yüzünden sekteye uğramakta ve insanımızın üzerinde baskı yaratmaktadır.

Marx’ın dediği gibi “Din toplumların afyonudur.” bunu, Nietzsche’nin çilecilerinde de sokağa çıkıp etrafımıza baktığımızda da görebiliriz. Referans aldığımız film olan Takva’nın ana karakteri Muharrem bize bu uyuşmuşluğu net olarak göstermektedir. İnancı kullanılarak uyuşturulan Muharrem bir süre sonra kendi zihniyle bile çatışır hale gelir, öyle ki vicdanı ona durumu olmayan bir aileden kira almaması gerektiğini söylese de kendisini din maskesi altına saklamış olan tarikat tam tersini ister. Bu bağlamda sormamız gereken soru şudur; Sekülerlik neden gereklidir? Neden özellikle ülkemiz için gereklidir?

Olabildiğince açık olalım; Geleneklerle baskılanmış ülkemizde bir kurtarıcı bekleyerek yaşıyoruz. Bizi günahlarımızdan kurtaracak, doğru yolu gösterecek bir Mehdi’ye umut bağlamış durumdayız, bizim gibi etten kemikten olan insanların ağzına bakıp, inandığımız kitabı yorumlamalarını bekliyor, yorumlara göre hareket ediyoruz. İnandığımız şeyin kendisine göre bile değil. İlahi mesajın yüzyıllar önce bozulduğunun, fitnenin toprakta kök saldığının farkında bile değiliz ve yine biz, inandığımızı söylediğimiz kitabın bile ilk cümlesini dikkate almadan hareket ediyoruz.

“Oku”, “Sorgula” diyen kitabın tembel savunucularıyız, kitabın kopyaları raflarımızı beklemekte ve biz, kendilerini Takva sahibi ilan etmiş olanların elinde istedikleri yöne doğru yönelen, bazen can alan, bazen düzen bozan varlıklar olarak dine hizmet ettiğimizi düşünür haldeyiz. Kitabın ne dediğini önemsemiyor, açıp bakma zahmetine bile girmiyoruz. Evet, tüm bunlar ışığında en çok bizim için sekülerlik gereklidir, zira zehirlenmiş ve bozulmuş kutsal gözlerimizin önünden çekildiğinde göreceğimiz renkler dünyanın asıl gerçekliğidir. Yüceltilen çile ve ıstırap ancak ve ancak bugünümüzü ve dünya yolculuğumuzu zehir edecektir.

Eğer bilgi sahibi ve vicdanlı insanlar olabilirsek, köşesinde oturmuş ya da bir çerçevenin arkasından bize günahlarımızı söyleyen/ eyleme dökmemiz gerekenleri fısıldayan insanları inancımızın temeli yapmamamız gerektiğini de görürüz.

 

İnanç ekranlarda : “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır”

 

“Hayret, nasıl da Tanrılardan yakınıyor

                                       bu faniler!

Yalnızca bizden gelir kötülük derler,

                                      oysa bilmezler,

Yaratırlar akılsızlıklarıyla kendi felaketlerini

                                      yazgılarına karşı.” *

Herkes bilir; İnsan tarihi boyunca gerçeği kabullenmek yerine ondan kaçmak için yollar aradı. Kendinde beğenmediği detayları yok etmek için mutlak zafer yolunda yürüdüğünü iddia etti. Hastalık sahibi olanlar, aldatılanlar, başlarına herhangi bir kötü şey gelenler kaçış yolu olarak Tanrı’yı işaret ettiler.

“Tanrı bizi sınıyor.”

“Tanrı böyle olmasını istedi.”

“Kaderim buymuş!”

Koşulsuz kabulleniş, acıyı benimseme onu bir tür kurtuluş bileti gibi görme hali fakat iş başın sıkışmasına gelince tarih bize, insanın kurtuluşu Tanrı’da aramak yerine yine insanda aradığını gösteriyor. Tarih boyunca her kültürde türeyen ruhbanlar bunun kanıtı olabilir. Kurtuluşumuz olduğuna inanıp cenneti satın almak, günahlarımızdan arınmak, hastalığımızdan kurtulmak için Tanrı’yla konuştuğunu söyleyen ya da direkt olarak Tanrı’nın yolunda yürüdüğünü iddia eden insanlara umut bağladık. Bunun başlı başına şirk olduğunu fark etmedik bile.

Kutsal metinlere uygun yaşadığını söyleyen onca insan gerçekten doğruyu söylüyor olsalardı. Kuşkusuz dünya çok daha iyi bir yer olurdu zira yazılmış tüm kanunlar/ kutsal kitaplar birbiriyle örtüşen şeyler söylemişlerdir.  Hepsi toplum düzenini ve yaşamı düzenleme amacını taşır. Bunu Hobbes’un doğa durumu kuramıyla açıklayabiliriz, insan hamurunda kötülüğe elverişlidir. Bu yüzden devlet/ yöneticiler kaos yaratabilecek durumları önlemek adına; Hırsızlık yapmamamızı, aldatmamamızı, öldürmememizi ve daha bir çok iyi şeyi öğütlerler fakat tarihe baktığımızda tam tersini görürüz.

Biz tembelliği seven bir türüz, buna itiraz edebilecek birilerinin çıkacağını sanmıyorum. Bundandır her şeyin kolay yoluna sapmayı doğru bildik. Toprağa iyilik yerine nefret ekip, gelen her nesli nefretle büyüttük. Dinsizlikle savaşma adı altında doğamıza dönüp, etrafa vahşet saçtık. Savaşta her şey mübahtır mantığıyla tüm yasakları çiğnedik ve her şey bitip eve döndüğümüzde suçu üstlenecek yegane varlık olarak Tanrı’yı gösterdik. O ve elçileri hoşgörüyü öğütlemiyormuş gibi fikrimizle çelişen her şeyi ve herkesi yok etme yolunu seçtik ve  geçmişimiz Tanrı adına yapılan savaşlarla dolup taşarken biz hala dinsizlikle savaşıyor, Tanrı’yı kan dökerek yüceltmeye çalışıyoruz.

 

A. Şeriati, Dine Karşı Din isimli kitabında şöyle diyor;

“… Bu ifade kimilerine tuhaf veya müphem gelebilir. Zira biz şimdiye kadar dinin sürekli küfrün karşısında yer aldığını ve tarih boyunca savaşın din ve dinsizlik arasında meydana geldiğini sanırdık. Bu nedenle “dine karşı din” ifadesi ilginç, müphem, şaşırtıcı ve kabul edilemez gelebilir. Oysa ben son zamanlarda şunu fark ettim (Tabi daha önce de fark etmiştim ancak şu anda hissettiğim netlikte değil) : Bu tasavvurun aksine tarih boyunca, her zaman din, dine karşı savaşmıştır ve hiçbir zaman bugün anladığımız şekliyle din, dinsizlikle savaşmamıştır.”

Sözlerinin devamında tarihin dinsiz bir topluluğa tanıklık etmediğini dile getiren Şeriati birkaç sayfa sonra “… “Küfür” kavramına bugün bizim yüklediğimiz din dışılık, dinsizlik ya da din karşıtlığıgibi karışıklıklar çok yeni anlamlardır. Bu, son iki- üç asırlık bir mevzudur. Yani Orta Çağ dönemi sonrasına tekabül eder. Düşünsel bir ürün gibi Batı’dan Doğu’ya ithal edilmiş ve “küfür” sözcüğüne Allah’a inanmama, metafiziği ve ahireti reddetme manası yüklenmiştir. Ne İslam’da ne kadim metinlerde ne tarihte ne de dinlerin herhangi birinde küfre dinsizlik anlamı verilmiştir. Zira dinsizlik diye bir şey yoktur.

Bu nedenle küfrün kendisi bir din idi. Tıpkı bir dinin, diğer bir dini küfür olarak görmesi gibi; o küfür dini de kendisini küfürle itham eden dinin küfür dini olduğuna inanmaktaydı…”  diyor ve nice önemli fikirle devam ediyor. Alıntıyı burada bırakalım ve günümüze gelelim. Yaşadığımız topluma, bir çoğumuzun evinde bulunan televizyonlara, internete, yan komşumuza hatta dönüp kendi ailemize bakalım.

Din pazarlıyoruz.

Uydurulmuş bir dine inanıyoruz. Kur’an’ı Kerim daimi olarak bizleri okumamız, öğrenmeye çalışmamız, çevremize bakıp, kainatı merak etmemiz, sorgulamamız için yönlendirirken bizler kolay yola sapıyor. İnandığımızı söylediğimiz kitapta “Allah’tan başkasına kul olma” denmesine rağmen ; Hitabet açısından yetenekli, yalancılık konusunda daha da yetenekli birkaç ezberciye kul oluyoruz.  Affı Allah’tan değil, insandan umuyoruz. Her dediğini yapıp, işaret ettiği yaşam tarzını benimsiyor, bazen bu yolda başka insanlara zarar veriyoruz.

Bu hiç kuşkusuz Niccolò Machiavelli’nin destekleyeceği bir durum zira onun yaşadığı dönemde kendisi bu fikri olumlu buluyor ve insanları kolay bir şekilde yönlendirebilmek için din üretmenin en mantıklı yollardan biri olduğunu savunuyordu. Sormamız gereken ilk soru şu;

Din bunu yapabilir mi?

Hemen ardından iç sesimiz yükselsin; “Yapmıyor mu?”

Ramazan aylarında ya da benimsediğimiz din için kutsal sayılan günlerde televizyon kanallarının hali hepimizce malum ya da modernliğin bize katkısı olan, düşüncelerimizi paylaştığımız  sitelerde “küfre” karşı savaş açmış hesapların yazdıkları. Nietzsche’nin çileci rahiplerinin mantar gibi türediği bir coğrafya düşünün, biz tam olarak orada yaşıyoruz ve ne yazık ki tarihin başından beri din varsa, tarihin başından beri insanoğlunun yaptığı tek bir şey var.

Dini yaşamıyor, onu kendimize göre uyarlıyoruz. Aramızda kaç kişi inandığı dinin tüm gerekliliklerini tam olarak yaptığını iddia edebilir? Peygamberler bile hata yapabilirken, kaçımız “hatasız” olduğunu iddia edebilir. Hiç yalan söylemiyor musunuz? İçinizden kötü bir şey de mi geçmiyor? Peki, kaç kişi “hatasız” olduğuna inandığı insanlar gösterebilir?

Son sorunun cevabı açık, bir çoğumuz belli başlı birkaç insanın hiç hatası olmadığını savunacak durumda. Zira yapılan şey bu, görevden kaçmanın en temiz yolu. Açıkçası Yaratıcı’nın bizi saçımızı gösterdiğimiz, bir insanı bedenen sevdiğimiz ya da hakkımızı savunduğumuz için cezalandıracağını düşünmüyorum. Eğer bizi cezalandıracaksa, bu kafamızın içine yerleştirdiği organı  kullanmadığımız için verdiği bir ceza olur gibi geliyor. Sorgulamadığımız, tartışmadan inandığımız için cezalandırılabiliriz.

Bize bir ayrıcalık veriliyor. Düşünebiliyor, karar verebiliyor ve kendi yolumuzda yürüyebiliyoruz. Çizilen yollardan birini seçme hakkımız var. Kutsal kaynakları yorumlayabilecek kapasiteye sahibiz ve ne yapıyoruz? Aradan sıyrılmış birkaç adamın, ekranlara çıkıp bizim yerimize düşünmesine izin veriyoruz. Neyin günah olup, neyin günah olmadığını bileceklerine inanıyoruz. Bize Tanrı’nın affını vermelerini istiyoruz.

Bunun sebebinin inanma isteği, affedilmek için umut ya da cehalet olduğunu düşünmüyorum. Bu tembellik, bu o çok korkulan kötülük. Başkasını deli gibi çekiştirirken ya da kibirden gözümüz kararmışken hiç düşünmediğimiz fakat başımıza gelen en ufak kötü şeyde aklımıza gelen, sadece işimize geldiğinde, her türlü haltı yedikten sonra  ya da başımız sıkıştığında  yalvardığımız yaratıcı gibi sadece işimize geldiğinde hatırladığımız kötülük. Bizi kötü yola sürükleyen değil, düşünebildiğimizi unutturan kötülük.

 

Bu ülkenin şarkısı; Ünzile Kaç Koyun Ediyor?

23 Nisan 2011

23 Nisan Kutlu Olsun.

Yazıp gidebilirdim. Yeterince açıklayıcı bir gönderi olacağına inansam da konu hakkında yazmak istediğim birkaç satır olduğundan ve boşluğa konuşmak gibi de olsa konuşmak istediğimden oturdum, bilgisayarın başına.

 

Merhaba.

 

Günaydın/Tünaydın/İyi Akşamlar/İyi Geceler/İyi Sabahlar

 

Başlasak mı?

 

Bugün 23 Nisan. Hiç mutlu değilim, kusura bakmasınlar. Tek avuntum bu defa elimde suçlayabileceğim birilerinin olması.

 

Bu sebepten yine başlarda uyarayım sizleri “Bugün 23 Nisaaan, ay çocukluğumu nasıl da özledim” gönderisi olmayacak bu.

Atamızı ne kadar özlediğimi de yazmayacağım bugün.  Neyse.

Sabah evden çıktığımda koşarak karşıya geçen komşumuzun kızı Aslı neredeyse yere seriyordu beni, kuvveti karşısında şaşırdığımda da “Büyüdüm artık” dedi sırıtarak. 9 yaşındaydı ama büyümüştü. Onun çocuk yüzüne ve gözlerimi alan masumiyetine bakıp en az onun kadar kocaman bir sırıtışla karşıladım cümlesini.  Korkunç bir baş ağrısıyla mahvolan gecemi bile unuttum bakarken gülümsemesine, o kocaman gülümsedi. Ben de gülümsedim onunla, belki çocukları gerçekten çok sevdiğimden bilmiyorum ama ayrı bir hassaslaşıyorum konu onlar olunca.

 

Önümde, elinde bayrağıyla koştururken yavaş yavaş yürüdüm kaldırımda. Apartmanın önünde onu bekleyen arkadaşlarıyla buluştuğunda hoplayıp zıplayarak çığlık atmalarını gülen gözlerle izledim. Aslı ve arkadaşları koşturarak onları bekleyen arabaya doğru giderken, ben olduğum yerde dikilip okula giden çocuklara ve daha büyük çocuklara baktım bir süre. Kendi çocukluğumu izledim belki de, bilemiyorum.

 

Bu olayı bağlayacak bir hikaye yok elimde. Bazı çocuklar meydanlarda bayramlarını kutluyorken, diğerleri babaları yaşındaki adamın yanından kalkıp ona hizmet ediyor diye de başlamayacağım cümlelerime. Başlayamayacağım zira bu kadar sert bir girişle başlamak benim bile canımı sıkıyor.

Gerçekler çoğu zaman canımızı sıkıyor zaten.

 

3. dünya ülkesiyiz vs. de demeyeceğim. Ülkeyi, milleti kötülemeyeceğim, bunu bekleyenler de kusura bakmasınlar. Kimseyi kötülemek, yerden yere vurmak gibi bir amacım yok bu yazıda, sadece anlatmaya çalışacağım. Elimden geldiğince net bir şekilde, elimden geldiğince sade bir halde çünkü bahsedeceğim konu ilgilendiğimiz çoğu şeyden daha önemli.

 

Bu tarz konuların yazılmadığı bir blogda bunun ne işi var diyebilirsiniz, çok ısrar ederseniz konunun bir ucunu da bekarete, namusa ve toplumsal cinsiyete bağlayabilirim. Benim midem bulanır, sizinkini de bulandırırım sorun değil. Sizden isteğim, bu yazı ne kadar kötü, dağınık ve hatta okunmayacak kadar berbat olsa da bunu okumanız ya da hepimizin elinin altında haşat olan Google’a girip “Çocuk Gelin” konusunu aratmanız.

Hatta aratmanıza bile gerek yok. Google, otomatik tamamlama zımbırtısı sayesinde durumun ne kadar kötü olduğunu bize zevkle gösteriyor. Çocuk yazıyorsunuz ve karşınıza benim şu an burada yazmak dahi istemediğim sonuçlar çıkıyor. Benim sorunum bu. İstersen sokağın ortasında seks yap umurumda olmaz ama çocukların kullanılması…Ne olduğunu bile anlayamadıkları konularda “rızalarının olduğu” iddia edilmesi. Benim sorunum bu.

Eskiden kız çocukları diri diri gömülüyormuş, diyor bazıları ben böyle konuştukça. Yaşadığına, onların da yaşadığına şükret der gibi. Bakıyorum, gülüyorum ağlayamadığımdan. Suratlarını dağıtmak yerine kasılan parmaklarımı ovuşturuyorum çoğu zaman. Boğazımda düğümlenen yumruyu yutmak adına yutkunuyorum ardı ardına. “Öldürün daha iyi” de diyemiyorum. Bakıyorum öyle. Doğru, kız çocuklarını diri diri “toprağa” gömmüyorlar artık.

Diri diri “yatağa” gömüyorlar. Üstlerine de “toprak” değil, “adam” atıyorlar. Oh ne güzel, değil mi? Hem de olgun!, işinin ehli. Herkes kendi işine baksın bundan sonra.

Ben 10 yaşındayken, arkadaşlarımla evcilik oynayıp çoğu zaman evin annesi oluyordum. Çok yakışıklı bir kocam olurdu mutlaka, beğendiğim sinema yıldızlarından birine benzerdi. Beraber çok mutlu olur, oyuncak dolabımda kaç tane bebeğim varsa o kadar bebek yapardık.

H. 10 yaşında, evli. Kocası çok yakışıklı değil ama en azından eti-kemiği var, benim hayali kocam gibi havadan ibaret değil. Benim bir sürü oyuncak bebeğim var, H.’nin yok. Olur kısa zamanda o da,  hem de canlı.

Ben bebeklerin erkek ile kadın öpüşünce olduğunu sanırken o biliyor gerçeği, babası yaşında hatta babasından bile yaşlı olan bir adam yüzünden öğrenmek zorunda kaldı. Benim penis anlayışım yok o dönemlerde, varlığını biliyorum ama işlevinden emin değilim. Pipi gereksiz bence, görüntüsü de çirkin. Erkek yeğenim var ya, oradan biliyorum.

 

Babam kötü haberler izleyişinde beni koltuğunun altına çekip, alnıma bir öpücük kondurup, yeri geldiğinde “Dünyaları verseler değişmem kızıma” derken, H’nin babası şarkıdaki gibi onu birkaç koyuna satıyor, kendi yaşında hatta kendinden bile büyük olan bir adama. Amacı belki para, belki de kızının hayatını kurtarmak. Kim bilir?

H. bir insan. Hayal değil. H yaşıyor. Sadece doğuda da değil. Her yerde hatta belki burnunuzun dibindeki, bir adama bak bir de kadına dediğiniz genç kapı komşunuz.  Yaşlı adamın yanındaki, taş gibi kadın H.

Ben konuştukça, derdimi anlatmaya çalıştıkça dinden vurmaya çalışıyor beni insanlar ya da çok bildikleri tarihten. “Eskiden 10 yaşında evlenme çağına gelirmiş kızlar” diyorlar karşıma geçip. Hepsi çok zeki, hepsi çok bilgili ama hiçbiri dünya nüfusunun tarihsel artışı ve yaş ortalamasındaki değişim hakkında tek kelime bilmiyorlar.  Ömür süresinin 40 yıl olduğu zamanlarda ben de evlenirdim 10 yaşında ne var? Beni alacak koca bulabilseydim, 10 tane çocuk bile yapardım nurtopu gibi. Derdimiz o değil.

Bilim insanlarının, insan ömrünü 100 yıla çekeceğiz diye bağırdığı yıllarda 10 yaşında evlendirilen çocuklar, benim derdim.

Benim derdim, pedofilinin evlilik kılıfıyla uluorta yaşanması.

Benim derdim, 10 küsür yıllık bir hayatın sonlandırılması.

Benim derdim hayatları boyunca mutlu olamayacak kadınlar. Mutsuz bir anneyle büyüyüp, mutsuz olacak çocuklar. O çocuklardan oluşacak bir gelecek.

Benim derdim yeni eğitim sistemi, benim derdim “aile içi şiddete son, kadına şiddete son” diye bağıran insanların buna dur diyememesi. Din, örf, töre diye pedofilinin açık açık yaşanması. Yaşlı adamların körpecik bedenlerin hayatına son vermesi.

 

Dur denmemesi.

 

Denememesi.

 

Benim derdim, oyuncak bebek yerine gerçek bebeklerle oynayan çocuklar, benim derdim daha kadının anlamını bile bilmeyenler zihinlerinin böyle korkunç bir gerçekle karşılaşması. Aşkı, aşkın güzelliklerini, bir erkeğin bir kadınla bir olduğu o an dünyada onlardan başka kimse kalmaması hissini hiç yaşayamamaları, çocuklarını içten bir şekilde sevememeleri, doğdukları an onlara verilen hakların ellerinden zorla alınması.

 

Hiç mutlu olamamaları.

 

Hiç aşık olamamaları.

 

Gülememeleri, ağlayamamaları, sevememeleri…

 

Yaşayamamaları.

 

Benim derdim, gözümüzün gördüğü, kulağımızın duyduğu ve elimizin erdiği bu gerçeğe “Dur” diyemememiz. Gözümüzü yummamız, kulağımızı tıkamamız ve ellerimizi çekmemiz.

5.5 milyon çocuğu öldürüp, üstüne özgürlükten, iyi bir gelecekten bahsetmemiz.

 

Birbiriyle uyuşmayan kanunlarımızı düzeltmeden 2023 diye konuşmamız, çocuklar kurban edilirken.

 

Benim derdim, 70 yaşında bir adam(!)la – 14 yaşında bir çocuğu nikahlayabilen imam.

 

Benim derdim, kız çocuğu dediğinin gözü açılmadan başını bağlayacaksın zihniyeti. Azıcık büyüyünce namusu gider, orospu olur başımıza mantığı.

 

Benim derdim, namus deyip ardından 12 yaşında çocuğu hamile bırakan insanlar.

 

Çocuk. Kadın. Kadın Çocuk.

 

Anne.

Çocuk Anne.

 

Çocuğun annesi çocuk.

Yaşadığımız ilde Güneydoğu’yu bilen kişiler var. Bunlarla bir kente gidiyorsun ve burada bu işleri ticaret gibi gören kişiler var. Onlar hangi evde nasıl kız var biliyor. Mesela köye gidiyorsun tüm köy kızları sıraya diziliyor. Sen içlerinden birini seçiyorsun. Sonra kızlar gidiyor. Bu kişiler size soruyor, hangisini beğendin diye. Sen de karar veriyorsun. Sonra fiyatları söyleniyor. Fiyatlar ise 1 ile 5 bin TL arasında değişiyor. Uygun olanı alıp geliyorsun. Kızların itiraz etme şansı hiç yok. Kimi zaman ailesi de sizinle geliyor.”

Bu açıdan bakmak ister misiniz?

“15 yaşında evlendim. Erkeklerin önünde ayağa kalkıldığını bilmiyordum. Bilmediğim için ilk tokadımı yedim. 16 yaşındayken oğlumu kucağıma aldım, 23 yaşındaydım eşim vefat etti.”

Peki buradan?

Babam öldüğünde 14 yaşındaydım. Amcalarım 2 bin 500 TL başlık parası karşılığı hiç görmediğim bir kişi ile evlendirdiler. Kocam öldü, 6 çocukla ortada kaldım. Bize Kaymakamlık ve hayırseverler baktı. Onlar da daha sonra ellerini çekti. Mecburen çareyi kuma olarak başkasıyla evlenmekte buldum.”

Din, örf, adet değil mi? Evet, harika. Devam edelim.

“Bizimkiler sürekli ‘Mürüvvetini görelim, elimiz ayağımız tutarken düğün dernek yapalım, torun sevmek istiyoruz’ diyorlar. Herkes torununu kucağına almak ister; ama kimse bana sormuyor, ben istiyor muyum diye? Daha çocuğum benden gelin olur mu, anne olur mu?

Bugün 23 Nisan, sevinin küçükler, ÖVÜNÜN büyükler.

6’ncı sınıftayken bir arkadaşımız vardı, derslerinde gayet de başarılıydı. Birkaç hafta okula gelmedi. Yanına gittiğimizde parmağındaki yüzüğü gösterdi. Çok üzüldük. Kendisi de istemiyordu ama ailesi 10 bin TL karşılığı kızlarını 70 yaşındaki bir adama satmıştı. 14 yaşındaydı. Birkaç sene sonra ailesini gördüm, “Kızımız ilk doğumunda çok kan kaybetti şu an ölüm döşeğinde” dediler. Ailesi o kadar pişmandı ki, anlatamam. O durumdan kurtuldu. Geçen sene de babası sürekli aramasına rağmen kız bir türlü telefonu açmıyordu. Merak edip yanına gittiğinde kızını dövülmüş bir şekilde sokağın ortasında buldu. Adamın kızı burada, tekrar evlendirmek istiyor.”

” Benim büyük hayallerim yoktu zaten, ama okuma yazma bilmeyi isterdim”

Bitti.

Ulusal Egemenlik Bayramımız Kutlu Olsun.