Kategori arşivi: İnsana Dair

İnanç ekranlarda : “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır”

 

“Hayret, nasıl da Tanrılardan yakınıyor

                                       bu faniler!

Yalnızca bizden gelir kötülük derler,

                                      oysa bilmezler,

Yaratırlar akılsızlıklarıyla kendi felaketlerini

                                      yazgılarına karşı.” *

Herkes bilir; İnsan tarihi boyunca gerçeği kabullenmek yerine ondan kaçmak için yollar aradı. Kendinde beğenmediği detayları yok etmek için mutlak zafer yolunda yürüdüğünü iddia etti. Hastalık sahibi olanlar, aldatılanlar, başlarına herhangi bir kötü şey gelenler kaçış yolu olarak Tanrı’yı işaret ettiler.

“Tanrı bizi sınıyor.”

“Tanrı böyle olmasını istedi.”

“Kaderim buymuş!”

Koşulsuz kabulleniş, acıyı benimseme onu bir tür kurtuluş bileti gibi görme hali fakat iş başın sıkışmasına gelince tarih bize, insanın kurtuluşu Tanrı’da aramak yerine yine insanda aradığını gösteriyor. Tarih boyunca her kültürde türeyen ruhbanlar bunun kanıtı olabilir. Kurtuluşumuz olduğuna inanıp cenneti satın almak, günahlarımızdan arınmak, hastalığımızdan kurtulmak için Tanrı’yla konuştuğunu söyleyen ya da direkt olarak Tanrı’nın yolunda yürüdüğünü iddia eden insanlara umut bağladık. Bunun başlı başına şirk olduğunu fark etmedik bile.

Kutsal metinlere uygun yaşadığını söyleyen onca insan gerçekten doğruyu söylüyor olsalardı. Kuşkusuz dünya çok daha iyi bir yer olurdu zira yazılmış tüm kanunlar/ kutsal kitaplar birbiriyle örtüşen şeyler söylemişlerdir.  Hepsi toplum düzenini ve yaşamı düzenleme amacını taşır. Bunu Hobbes’un doğa durumu kuramıyla açıklayabiliriz, insan hamurunda kötülüğe elverişlidir. Bu yüzden devlet/ yöneticiler kaos yaratabilecek durumları önlemek adına; Hırsızlık yapmamamızı, aldatmamamızı, öldürmememizi ve daha bir çok iyi şeyi öğütlerler fakat tarihe baktığımızda tam tersini görürüz.

Biz tembelliği seven bir türüz, buna itiraz edebilecek birilerinin çıkacağını sanmıyorum. Bundandır her şeyin kolay yoluna sapmayı doğru bildik. Toprağa iyilik yerine nefret ekip, gelen her nesli nefretle büyüttük. Dinsizlikle savaşma adı altında doğamıza dönüp, etrafa vahşet saçtık. Savaşta her şey mübahtır mantığıyla tüm yasakları çiğnedik ve her şey bitip eve döndüğümüzde suçu üstlenecek yegane varlık olarak Tanrı’yı gösterdik. O ve elçileri hoşgörüyü öğütlemiyormuş gibi fikrimizle çelişen her şeyi ve herkesi yok etme yolunu seçtik ve  geçmişimiz Tanrı adına yapılan savaşlarla dolup taşarken biz hala dinsizlikle savaşıyor, Tanrı’yı kan dökerek yüceltmeye çalışıyoruz.

 

A. Şeriati, Dine Karşı Din isimli kitabında şöyle diyor;

“… Bu ifade kimilerine tuhaf veya müphem gelebilir. Zira biz şimdiye kadar dinin sürekli küfrün karşısında yer aldığını ve tarih boyunca savaşın din ve dinsizlik arasında meydana geldiğini sanırdık. Bu nedenle “dine karşı din” ifadesi ilginç, müphem, şaşırtıcı ve kabul edilemez gelebilir. Oysa ben son zamanlarda şunu fark ettim (Tabi daha önce de fark etmiştim ancak şu anda hissettiğim netlikte değil) : Bu tasavvurun aksine tarih boyunca, her zaman din, dine karşı savaşmıştır ve hiçbir zaman bugün anladığımız şekliyle din, dinsizlikle savaşmamıştır.”

Sözlerinin devamında tarihin dinsiz bir topluluğa tanıklık etmediğini dile getiren Şeriati birkaç sayfa sonra “… “Küfür” kavramına bugün bizim yüklediğimiz din dışılık, dinsizlik ya da din karşıtlığıgibi karışıklıklar çok yeni anlamlardır. Bu, son iki- üç asırlık bir mevzudur. Yani Orta Çağ dönemi sonrasına tekabül eder. Düşünsel bir ürün gibi Batı’dan Doğu’ya ithal edilmiş ve “küfür” sözcüğüne Allah’a inanmama, metafiziği ve ahireti reddetme manası yüklenmiştir. Ne İslam’da ne kadim metinlerde ne tarihte ne de dinlerin herhangi birinde küfre dinsizlik anlamı verilmiştir. Zira dinsizlik diye bir şey yoktur.

Bu nedenle küfrün kendisi bir din idi. Tıpkı bir dinin, diğer bir dini küfür olarak görmesi gibi; o küfür dini de kendisini küfürle itham eden dinin küfür dini olduğuna inanmaktaydı…”  diyor ve nice önemli fikirle devam ediyor. Alıntıyı burada bırakalım ve günümüze gelelim. Yaşadığımız topluma, bir çoğumuzun evinde bulunan televizyonlara, internete, yan komşumuza hatta dönüp kendi ailemize bakalım.

Din pazarlıyoruz.

Uydurulmuş bir dine inanıyoruz. Kur’an’ı Kerim daimi olarak bizleri okumamız, öğrenmeye çalışmamız, çevremize bakıp, kainatı merak etmemiz, sorgulamamız için yönlendirirken bizler kolay yola sapıyor. İnandığımızı söylediğimiz kitapta “Allah’tan başkasına kul olma” denmesine rağmen ; Hitabet açısından yetenekli, yalancılık konusunda daha da yetenekli birkaç ezberciye kul oluyoruz.  Affı Allah’tan değil, insandan umuyoruz. Her dediğini yapıp, işaret ettiği yaşam tarzını benimsiyor, bazen bu yolda başka insanlara zarar veriyoruz.

Bu hiç kuşkusuz Niccolò Machiavelli’nin destekleyeceği bir durum zira onun yaşadığı dönemde kendisi bu fikri olumlu buluyor ve insanları kolay bir şekilde yönlendirebilmek için din üretmenin en mantıklı yollardan biri olduğunu savunuyordu. Sormamız gereken ilk soru şu;

Din bunu yapabilir mi?

Hemen ardından iç sesimiz yükselsin; “Yapmıyor mu?”

Ramazan aylarında ya da benimsediğimiz din için kutsal sayılan günlerde televizyon kanallarının hali hepimizce malum ya da modernliğin bize katkısı olan, düşüncelerimizi paylaştığımız  sitelerde “küfre” karşı savaş açmış hesapların yazdıkları. Nietzsche’nin çileci rahiplerinin mantar gibi türediği bir coğrafya düşünün, biz tam olarak orada yaşıyoruz ve ne yazık ki tarihin başından beri din varsa, tarihin başından beri insanoğlunun yaptığı tek bir şey var.

Dini yaşamıyor, onu kendimize göre uyarlıyoruz. Aramızda kaç kişi inandığı dinin tüm gerekliliklerini tam olarak yaptığını iddia edebilir? Peygamberler bile hata yapabilirken, kaçımız “hatasız” olduğunu iddia edebilir. Hiç yalan söylemiyor musunuz? İçinizden kötü bir şey de mi geçmiyor? Peki, kaç kişi “hatasız” olduğuna inandığı insanlar gösterebilir?

Son sorunun cevabı açık, bir çoğumuz belli başlı birkaç insanın hiç hatası olmadığını savunacak durumda. Zira yapılan şey bu, görevden kaçmanın en temiz yolu. Açıkçası Yaratıcı’nın bizi saçımızı gösterdiğimiz, bir insanı bedenen sevdiğimiz ya da hakkımızı savunduğumuz için cezalandıracağını düşünmüyorum. Eğer bizi cezalandıracaksa, bu kafamızın içine yerleştirdiği organı  kullanmadığımız için verdiği bir ceza olur gibi geliyor. Sorgulamadığımız, tartışmadan inandığımız için cezalandırılabiliriz.

Bize bir ayrıcalık veriliyor. Düşünebiliyor, karar verebiliyor ve kendi yolumuzda yürüyebiliyoruz. Çizilen yollardan birini seçme hakkımız var. Kutsal kaynakları yorumlayabilecek kapasiteye sahibiz ve ne yapıyoruz? Aradan sıyrılmış birkaç adamın, ekranlara çıkıp bizim yerimize düşünmesine izin veriyoruz. Neyin günah olup, neyin günah olmadığını bileceklerine inanıyoruz. Bize Tanrı’nın affını vermelerini istiyoruz.

Bunun sebebinin inanma isteği, affedilmek için umut ya da cehalet olduğunu düşünmüyorum. Bu tembellik, bu o çok korkulan kötülük. Başkasını deli gibi çekiştirirken ya da kibirden gözümüz kararmışken hiç düşünmediğimiz fakat başımıza gelen en ufak kötü şeyde aklımıza gelen, sadece işimize geldiğinde, her türlü haltı yedikten sonra  ya da başımız sıkıştığında  yalvardığımız yaratıcı gibi sadece işimize geldiğinde hatırladığımız kötülük. Bizi kötü yola sürükleyen değil, düşünebildiğimizi unutturan kötülük.

 

Migren, Çeyiz Sandığı ve Geri Kalan her şey

Yazacak bir şey bulamamak çok kötü bir şey canım okuyucularım. Siz henüz minicik bir kitlesiniz, sürü bile olamazsınız ama olsun. Damlaya damlaya orman olur sonuçta, böyle miydi o söz? Eke eke orman olur, desek daha mı doğru olur?  

Aman yanlış anlamayın sizi ekecek değilim, size bir şey ekecek de değilim. Damlamak kelimesinden sizi boğacağım sonucuna varabilir misiniz acaba?  Yok canım, ben yapmam öyle şeyler. Her şeyi geçelim birbirimize tehditler savurmamız çok saçma geliyor bana. Aslına bakarsanız bir çok şey bana çok saçma geliyor ama bana saçma gelen şeyleri değiştirmek gibi bir süper gücüm olmadığından her sabaha aynı şekilde uyanıyorum. Kızılötesi ışınlarla oturdukları yerden zihin kontrolü teknolojileriyle popo büyütenlerden değilim maalesef.Bu yüzden “Memleket meselesi değil sonuçta” diyorum kendi kendime. Hem memleket meselesiyle ben uğraşmam ki canım, onunla siyasetçiler uğraşır. Benim yapacağım tek şey onları seçmek –böyle deyince çalışanımdan bahsediyormuşum gibi oldu sanki, hemen çark edip şöyle diyeyim – (Yarım cümlenin üstü çizdim sayın) Ben, beni ve kardeşlerimi yönetmeleri için onları başa getiririm. –Evet, çok daha iyi. İşte böyle kızım (Yine mi olmadı acaba? Hay Allah)-

Sonuçta memleketi ben kurtaramam, üstelik sorunum memleket meselesi olacak kadar büyük bir şey de değil hani. Yoksa büyük mü?

Hiç bilmiyorum, bu karışıklık canımı sıkıyor. Beynimin içinde sirenler çalıyor. Migrenim var benim, migren kötü şey.  Çeken bilir, insanın beyninin içinde bombalar atılıyor gibi oluyor. Sinir, stres de cabası. O yüzden bu karışıklıktan hiç hazzetmiyorum. Beynimin bu düşünce çatışmasını bir an önce kesmesi gerekiyor yoksa çok kötü şeyler olacak, olabileceklerden korkuyorum. Migren diyorum! Kime diyorum?

Bu aralar kuşlar gibiyim sevgili okurlarımız. Kuş derken pengueni kastediyorum canım, öyle martı filan sanmayın. Hiç sevmem ben martıları, rahatsız edici bir sesleri var. Bir üşüyorum, bir üşüyorum sormayın. Halimi gören dört bir yanım buz sanır, oysa son zamanlarda maddenin diğer iki haliyle daha bir samimiyim.Düşünüyorum da gerçekten penguen olsam çok üzülürdüm. Düşünsenize, iki ayağı üzerinde duran ve düşünebildiği iddia edilen varlıklar bölgeme gelip belgesel diye bir şey çekip, ev denilen beton yığınlarında oturan başka varlıklara dışarıda kıyametler koparken bizi izletiyorlar. Benim özel hayatımı! Kocamı, çocuğumu, bizim komşu kızı Süheyla’yı.  Terbiyesizliğe bakın hele! O varlıkların başka işi yok mu? Gitsinler camdan baksınlar, sokağa çıksınlar, ne bileyim bir geziye filan gitsinler. Gezip görmek önemli sonuçta.

Velhasıl-ı kelam iyi ki penguen değilim dostlarım, penguenler için hayat çok zor. Kuşsun ama tam olarak değilsin, siyah ve beyaz gibi güzel renkleri taşıyorsun ama karizmatik değilsin. Lap lap düşüyorsun, paytak paytak yürüyorsun. Ailenin diğer üyelerine rezil oluyorsun, kartallar aralarında dalga geçiyorlar filan…En kötüsü de iki üç şuursuz çıkıp memleketlerinin anası ağlarken senin aile hayatını televizyon denen kutunun içinde gösteriyor. Tehdit etsen ciddiye alınmazsın, isyan etsen “Ay ne şirinler, şunlara bak” olursun…

Kötü.

Neyse, boş boş konuştum. Boş konuşmaya gelmemiştim oysa, son günlerde neler yaptığımı anlatacaktım sizlere. Çünkü ilgilenmeniz gereken tek şey, benim son günlerde neler yaptığım. Evet, gördüğünüz gibi egom izin/yol verirsem tüm yaratılmışların egosunu ezer geçer. Öyle de gazla dolu bir varlık kendisi. Canım egom kalp.

Dün akşam bizim Müjgan’la karşılaştım. Müjgan çocukluk arkadaşım, anne-babası ona adını eski bir Türk filminde sevdikleri bir karakterden esinlenip koymuşlar. Anne-babası  eski Türk filmlerini seviyor, ben de severim. Müjgan’ın ailesiyle tek ortak noktam bu sanırım keza Müjgan’la da öyle. Aynı yöne bakıyor fakat farklı şeyleri görüyoruz ya da o benim gördüklerimi göremiyor. Neyin kafasını yaşadığını çoğu zaman anlayamıyorum.  Ne yapalım, kader kısmet bu işler.

Ne diyordum, hah Müjgan’la karşılaştım. Balkonun demirlerine yaslanmış, bana bakıyor. Arkasında da tüm sülalesi. “Merhaba Sinistra” diyerek selamlıyor beni, şaşırıyorum. O seyahate gitmeden önce tartışmıştık Müjgan’la. Seyahati hakkında birkaç şey duydum ama bunları onun yüzüne vuracak kadar basitleşmiyorum. Fikirlerimiz pek örtüşmüyor, misal o gideceksen Hanya’ya gitmelisin diyor ben tutturuyorum Atina’ya gideceğim, diye. Hanya’yı da, Atina’yı da göremiyoruz sonuçta. Olan olduğuyla kalıyor. Oysa beni bir dinlese Atina’nın da, en az Hanya kadar güzel bir yer olduğunu ona anlatabilirim. Neden gitmek, ne yapmak istediğimi bir dinlese… Ah dinlese! Çok üzülüyorum ama o pek üzülmüyor. Müjgan biraz vurdumduymaz. Biraz da katı kalpli sanırım, bilmiyorum.

İyi bir kalbim vardır benim, en azından öyle olduğunu iddia ediyorum. Arada sırada kötülük yapan taraflarım yok değil ama kalbimdeki minik sevgi parçacıklarının arasında yolsuzluk yapan çıkınca diğerleri durumu hallediyor. Bunu biliyorum, çünkü onları kendi hallerine bıraktım. Belli bir liderin arkasından gitmektense kendi yollarında gitmenin en iyisi olacağını düşünmüşlerdi. Geç de olsa bir şekilde yollarını buldular. Bu konuda kendimi her defasında tebrik ediyorum. Aferin bana.

İyi bir kalbim olduğundan, umut dolu gözlerle Müjgan’a bakıyorum. Bir şey söyleyecek, tartışmamızı bana unutturacak. Belki kalbimi kırdığı için özür dileyecek. Özür dilerse ve yaptıklarını yapmayacağına söz verirse onu affeder ve kalbimi kırdığını unutmaya çalışırım, çünkü ben onun da kötü olmasını istemiyorum.  Umutluyum, çünkü dünya güzel bir yer.

Umutluyum çünkü göğe baktığımda yıldızları görebiliyorum, ağaçlar şarkılar söylüyor. Ciğerlerimi yakan hava bile güzel, umutluyum çünkü insanlığın henüz tamamen yok olmadığını artık biliyorum. Umutluyum, çünkü artık başkaları da biliyor. Tam Müjgan’ın selamına karşılık vermek için ağzımı açıyorum ki beni susturup selamlarını göndermeye devam ediyor. Omuzlarım çöküyor, tüm sülalemi hatta bütün Müslüman alemini sayacak sanırım. Ah Müjgan, diğerlerini bıraksan da biraz benimle ilgilensen; şu an ikimizin arasındaki sorunu halletmeye çalışıyoruz. Ayağımla yerdeki taşlardan biriyle oynuyorum.

“Ne o?” diyor arkadan biri “Bize mi atacaksın?”

Ha? Gözlerimi kırpıştırıp ona doğru bakıyorum. Yok ayol, ben korkarım öyle şeylerden. Anahtar bile fırlatamam millete tin tin gider yanına öyle veririm. Hem ben neden taş atayım onlara, aynı yerde yaşıyoruz sonuçta. Evlerimize su getiren adam bile aynı. Manyak mıyım ben, katil miyim? Öldürmek istemiyorum ki onları, belki hayatıma daha az karışsınlar istiyorumdur ama ölüm, hayır isteğim ölüm değil. Canı ben vermedim ki, alınmasını ben isteyeyim.Komşu kızı Ayşe sevgilisiyle görüşürken perdenin arkasından izleyip ardından pencereyi açarak “Ahlaksızlar” diye bağırmamalarını isteyebilirim misal ya da sevgilisinin kökeni hakkında atıp tutmamalarını. Kürt, Ermeni, Türk / Alevi, Yahudi, Hristiyan, Müslüman ne farkeder Allah aşkına? Önemli olan iki insanın birbirini sevmesi değil mi? Önemli olan insanların bir şeyi sevmesi değil mi?

Metroda gördükleri eşcinselleri ayıplamamalarını, insanların tercihlerine saygı göstermelerini, Mehmet abinin diktiği çiçeklerin üstüne basmamalarını da isterim. Birazcık hoşgörü ve özgürlük isterim, istersem. Başka bir şey değil.

Beni düşüncemden ayıran gürültüyle silkinip, yeniden yukarı bakıyorum. Müjgan arkasında kimse yokmuş gibi omuz silkiyor ve beni yukarı çağırıyor. Umutluyum, onca yıllık arkadaşlığının bozulmasını kim ister ki? Kimse istemez. Hızlı adımlarla tırmanıyorum merdivenleri, arkamdan kovalıyorlar sanki. Omzumun üstünden arkamı kontrol ediyorum, kimseler yok. Bir sis var ama ne sisi olduğu belli değil. Hava da bozdu bu aralar, bir garip kokuyor. Yağmur yağıyor misal ama gökten değil, ilginç şeyler bunlar tabi.  Balkonda konuşulacak zaman değil ama kıramıyorum Müjgan’ı, eski arkadaşım sonuçta.

Yeni bir kitap almış kendine, onu koyuyor masaya oturduğumuzda. “Bak” diyor “Oku oku, diyordun. Kitap aldım bende, bunu okumuş muydun sen?”  Bir kitaba, bir Müjgan’a bakıyorum. İçimden gözlerimi ovuşturmak geçiyor.  Yeniden bakıyorum. Doğru mu görüyorum?

“Mein Kampf”  diye mırıldanıyorum hafifçe “Okumaya başlamak için ne güzel bir kitap seçmişsin canım arkadaşım Müjgan”

Omzunu silkip, elini havada şöyle bir sallıyor. “Neydi?” diyor ıslık gibi bir sesle “ Hani şu sürekli başucunda duran kitap? Fukaralar mı öyle bir şeydi?”

“Mülksüzler” diyorum sessizce. Müjgan’ın değişmeyeceğini kabul etmem gerekiyor. Omuzlarım iyice çöküyor, tartışmamızın sonuçlanacağına dair umudum balon gibi sönüyor. Havada çıkardığı komik sesi duyabiliyorum. Ardından bakıp onun için üzülüyorum bile, oysa ne umutlarım vardı benim. Müjgan… üzüntümün farkında bile değil. Benim ne hissettiğimle ilgilendiğini bile sanmıyorum.  Balonum yere doğru süzülürken yolun ortasında duran bir kadın gözüme çarpıyor, yine yağmur mu başladı? Biz kadınlardaki yağmurda ıslanma tutkusunu anlamlandıramıyorum ama hoşuma gitmiyor da değil. Zihnimin içinde bir şarkı dönüyor, balonumun içinin acı havayla dolduğunu görüyorum. Yere doğru süzülmek yerine yükseliyor, ben onu görüyorum. İçimde canlanan umudu görüyorum. Müjgan görmüyor.

Müjgan’ın neden böyle yaptığını hiç anlamıyorum.

“Ne o yanındaki?” diyor oturduğumda yanıma koyduğum torbayı göstererek, bir heves torbaya doğru atılıp içindekini alıyor ve ona doğru kaldırıyorum. Bin bir hevesle aldığım çiçeğime küçümseyen bir bakış atıp “Paranı ve zamanını bunlara yatıracağına, biriktir” diyor “Yatırım yaparsın”

Ama ama ama… Çiçekler?! Ona bazı şeylerin paradan daha önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorum, çiçeklerin, ağaçların, doğanın insana huzur verdiğini söylemek istiyorum. Koca koca AVM’lerde arayıp da bulamadığı mutluluğu onlara bakarken bulabileceğini ya da bir ağacın gölgesinde otururken duyduğu huzuru başka hiçbir yerde bulamayacağını. Dinlemiyor. Başka bir yol denemek istiyorum, belki unutmuştur diye peygamberimizin de doğayı çok sevdiğini anlatıyorum. Söylediği sözleri tekrarlıyorum. Yüzüme aldırmaz bir ifadeyle bakıyor. Her konuşmamızda önüme dini iten bir insanın, sözlerime karşılık tepkisiz kalması beni şaşırtıyor.

“Anlattığın bir iş vardı, ne oldu ona?” diyor bir süre sonra. Benimle ilgileniyor diye hevesleniyorum, bu aralar ayrı bir hoşgörülü, ayrı bir hümanistim ben. Ne oluyor, anlamıyorum. Ben anlattıkça gözleri başka yönlere kaymaya başlıyor. Derdimi dinliyor mu emin bile değilim.”Üzülüyoruz” diyorum.

“Kendimizi düşünecek durumda değiliz ki, doğa olayları çok canımızı sıkıyor. Doğu’ya meteor düşüp etrafı perişan ettiğinde yüreğimiz ağzımıza geldi misal. Sonra İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer illerimizdeki garip yağmurları ve sisi biliyorsun… Tüm bunlar seni de korkutmuyor mu?” Önündeki kağıtları düzenliyor.  Kağıttan mı okuyor? Benimle konuşacağı metni neden kağıda yazmış ki? Alt tarafı aramızdaki sorunu halledeceğiz. Başını kaldırıp bana bakıyor, bizimle ilgili bir şey diyecek. Bu doğa olaylarının onu da endişelendirdiğini söyleyecek diye hevesleniyorum.  “Sandık önemli” diyor sonra “Her şey sandıkta anlaşılıyor.”

Allah Allah, sandık nereden çıktı şimdi? Bu akşam da oturup doğru düzgün konuşamıyoruz. Zaten ben bu Müjgan’ın ailesinin anlattıklarını bir türlü anlayamıyorum. Sanki sorduklarımı duymuyorlar da, kendi kafalarına göre bir şeyler anlatıyorlar. Garip insanlar vesselam. “Ne sandığı Müjgancığım?” diyorum.

Bana aptalmışım gibi bakıyor. “Çeyiz sandığı güzelim, ne sandığı olacak?” diyor alayla.

Haa, şu mesele. Kanayan yaram. Üzülüp, dudaklarımı büküyorum. Ben ve benim gibilerin en büyük derdi herhalde şu çeyiz sandığı. “Benim çeyizimin yarısı tamam ama şimdiden zor tutuyorum sandığın içinde, taştı taşacak” diyor.

Sandıktan çıkmak için kapağı zorlayan, kapağa isyan eden hatta yalvaran havlu kenarlarını, fiskos örtülerini, türlü türlü dantelleri, paspasları, önlükleri düşünüyorum. Yel değirmenleriyle savaşan insanlar geliyor aklıma, Road Runner’ı yakalama konusunda sonsuz azmi olan Coyote. Havlu kenarının Acme’den gelen bir kutuyla kapağa yaklaştığını ve sandığı patlatmaya çalıştığını hayal ediyorum. Çizgi filmleri bu yüzden severim çünkü bomba elinizde patlasa bile ölmezsiniz, kimse ölmez. Kötüler bile… Tam kötü değildir zaten hiçbiri. Zorla tutulan çeyizler fikri çok hoşuma gidiyor. Daha fazlasını hayal edemiyorum çünkü ben çeyiz hakkında pek bir şey bilmiyorum. Havlu kenarları, el emeği göz nuru dantelleri arkalarına almış Isengard’a yürürken … bir ses geliyor. O da ne?

Düşüncelere daldığımı gören Müjgan “Tenceren, tavan var mı?” diyor.

Yok, o da yok! Ay diyorum içimden, beni kimse almaz. Olan tencere tavayı, amaçları dışında bile kullanabilecek bir insan olmamı geçtim. Çeyizimde tencerem-tavam bile yok. Kendi kendime ne desem az. “Yok” diyorum, çökmüş omuzlarımı süpürebilmek için bir süpürge aranarak. Ortalığı temiz tutmak düsturum. Bir de çöp torbası bulabilirsem, şahane olacak.

“Aman aman iyi” diyor Müjgan sevecen bir gülümsemeyle. Kafam karışıyor, nesi iyi ? Ben ileride kocama nerede yemek yapacağım? Benim sandığım neden boş olsun, insan değil miyim ben? Ben de doldururum o sandığın içini, dantelle-kanaviçeyle değil belki ama doldururum bir şekilde. Her yere serili gereksiz örtüler yerine kocaman bir kütüphanemiz olur evimizde. Çeyizimi dizerim içine. Kendi istediğim şeyleri koyarım, benim çeyizim de öyle olur.Bu fikrimi komik buluyor, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bana bakıp “Öyle olmaz” diyor. Bana farklı farklı isimler takıyor bu sırada, durum üzerine çılgın tespitler yapıp beni farklı şekillerde isimlendiriyor. İsimlerim çok hızlı geçtiğinden yakalayamıyorum kelimeleri. Bir ismim olduğunu unutmuş gibi. Üzülüyorum, üzüldükçe içimde farklı bir his alevleniyor. Ona da anlam veremiyorum.Dışarıdan sesler yükseliyor, birileri susmuyor. Birileri, birilerini susturamıyor. Müjgan yorgun gözüküyor ama durmuyor.

Bana tencere-tava modasından bahsediyor. Zamlardan, bankalardan, altından vs. Tencerenin modası mı olur Müjgan?!, diyorum içimden. Saçma sapan konuşma,  sinirimi bozuyorsun. İçimden geçeni duymuş gibi çatıyor kaşlarını. Parmağını bana doğru sallayıp “Sen!” diyor “Benimle böyle konuşamazsın”

İç çekiyorum, sıkıldım. Gerçekten sıkıldım.

“Sanırım hiçbir zaman iyi arkadaş olamadık Müjgan”  diyorum.  Anlamıyor, çocukken kabul etmek zorunda kaldığım her şeyi görebiliyorum. Canımı sıkıyorlar, canımı çok sıkıyorlar. Hayır, bunu kabul etmeyeceğim. Bu şekilde veda etmek kötü olsa da derin bir nefes alıp havayı içime dolduruyorum. O sandığa beni kurulamak yerine sırılsıklam hale getirecek havlu kenarları, her baktığımda gözlerimi yakacak ve acımı ancak limonla acısını dindirebileceğim fiskos örtüleri ya da ne dediklerini bir türlü bilemeyen danteller koymayacağım! Saten boncuklu ve rüküş ötesi yatak örtüleri oramı buramı morartamayacak! O sandığa ne istiyorsam onu koyacağım!

“Kahrolsun” derken çıkıyor aldığım hava dışarı, devamını nasıl getireceğimi bilmiyorum. Ben daha önce böyle şeyler yapmadım ki. Yeniden iç çekiyorum, dışarıda benim gibi çok insan var biliyorum. Bir hayali olan ve o hayal için dik durmaya çalışan insanlar…“Kahrolsun” diyorum yeniden “Kahrolsun Bağzı Şeyler”

Hava içimi yakıyor, gözlerim doluyor. Sırtımı dikleştirip, yağan yağmurun bedenimi aşındırmasına izin veriyorum. Doğa bu aralar bir garip, her yerin betonla kaplanmasını içerlemiş diye düşünüyorum içimden. Aşağıdan ve yukarıdan sesler yükseliyor, “İnsanlar” diyorum “Çıldırmış olmalılar” Bu harika bir şey. Müjganın bulanıklaşan görüntüsüne bakıyorum.Gözlerim yanıyor, neden olduğunu bilmiyorum. Müjgan’a son kez bakıp, kendi yoluma gitmeden önce hafifçe gülümsüyorum. Aklıma Fight Club’taki meşhur sahne geliyor. Şehirdeki sis ve tangırtı eşliğinde sahneden çıkarken kenarda duran  çiçeği kucağıma alıp, kollarımla sarıyorum. Ona zarar gelmesine izin veremem.  İçeride televizyon açık, birileri yine penguenlerin özel hayatına saldırıyor.

Onlara çok kızıyorum.

Şimdi Tüm Müzik Marketlerde | Evli, Mutlu, LİSELİ

Birkaç gün öncesine kadar hep “Geç doğmuşum” derdim. Zira eskilerin müziklerini de, filmlerini de daha çok severim ben. Böyle bir durumda antika bir insan olduğumu bile söyleyebilirsiniz. Şimdiyse tüm düşüncelerim değişti, değiştirildiği söylenen yönetmelik beni de değiştirdi. Artık, “Birkaç yıl erken doğmuşum” diyorum mesela. Lisede evlilik özgürlüğü benim zamanımda olsaydı belki de şimdi evimi kurmuş, çocuklarımı doğurmuş olurdum.
Okul derdim de olmazdı, akademiye dair düşüncelerim de. İşi bulmayı dert etmezdim, kocam bakardı bana da çocuklarıma da. Beğendiğim eşyayı da kendi paramla almak yerine kocamın parasıyla alırdım.

Her gün sabahın köründe kalkıp geleceğe dair planlarım için uğraşmak zorunda da kalmazdım hani. Evimde oturur, bakardım kocama, boyumca olmuş çocuklarıma.

Lisedeyken görüştüğüm çocuk da çok yakışıklıydı hani, ciddi düşünüyordu(?!) benimle ilgili. Okul bittiğinde farklı yönlere gitmeseydik, ben onunla lise ikideyken evleniverseydim belki de şimdi taş gibi kocam olacaktı. Evli, Mutlu (?), Çocuklu olacaktım. Kadın gibi kadın olacaktım. Olmadı.

19 Mayıs’da ortalarda tepindim; güneşin altında bunaldım,karizmam çizildi, başıma güneş geçti. Evlenmek de yasaktı, çocuk yaşımda kapıma dizilen taliplerimi de geri çevirdim zaten. Al, evde kaldım. Akşamları  ayaküstü birşeyler atıştırıp, arta kalan kısacık zamanda iki insan göreyim diye dışarı atıyorum kendimi. Atamazsam, bilgisayar başına oturup sanal arkadaşlarımla laklak ediyorum.

Evlenseydim öyle mi olurdu? Kalkardım erkenden, yapardım işlerimi. Başlardım Müge Anlı’yla nasıl paranoyak oluruz programından, Esra Erol’a kadar yolu var.
Sürüyle dantelim, örgüm, kanaviçem de olurdu. Altın günlerine gider, arkadaş edinirdim kendime. Akşam kocam- çocuklarım eve gelince de eğer keyfi yerindeyse iki lafın belini kırabilirdim. Keyifsizse de haddimi bilirdim hani, zira en iyi ben bilirdim para beklemenin nasıl bir şey olduğunu. En iyi ben bilirdim saçın nasıl süpürge olabileceğini. Böyle konularda uzmanlaşmak kolay mı?

Bakın şimdi halime? Huysuzİhtiyar.zip gibiyim.  Bazen sıkıntıdan televizyonla konuşuyorum siz düşünün halimi. Filmde adam bir şeyler diyor, ben ekran karşısında “Hadi oradan yalancı” diyorum. Oluyor mu? Yazık değil mi?

Yazık.

Yazık işte.

Çok güzel olmuş bu yüzden, o taslak bence. Buradan Milli Eğitim Bakanımıza sesleniyorum, taslak filan demesin. Olumsuz bakmasın, Kılıçdaroğlu da ihtimal versin bir zahmet. Bırakın gençler erken yaşta evlensinler, çocuk yapmayı da serbest bırakın hatta.
Genç yaşta anne-baba olmak iyi şey. Bakın benimkilerin biri 30 diğeri 34 yaşında ebeveyn olmuş, kendilerini şaşırdılar bana ayak uydurayım derken. Zaman değişti artık domates filan da ekilmiyor. Gözünüzü seveyim, bir hallediverin. Biz yaşayamadık, gençler yaşasın.

Geçmeyin evlenme özgürlüğünün önüne!

**
Uzun lafı kısaltalım: Milli Eğitim Bakanı’nın açıklamasını bekliyordum bu konuda, CHP lideri Kılıçdaroğlu gibi ben de ihtimal vermedim. 4+4+4 ‘ten sonra bir de bunun çıkmasına. Bakan, bugün hem okullardaki süt rezaletine- hiç konuşmayacağım bu konuda- , hem de bu konuya açıklık getirip “Benim haberim yok, gönderilen şey taslak, yasalaşmadı” dedi. Artık ne olur, ne olmaz bilemeyeceğim de lisedeki çocuk evlense ne olur, onu düşünüyorum ben.
Benim lisedeyken yaptığım en büyük şey kendi formamı kendim ütülemekti. Onu da 3 hafta başka biri yapıyorsa, 1 hafta ben yapıyordum. Her akşam sofraya ilk önce ben otururdum “Yemeek” diye, bırakın öyle yemek hazırlamayı filan. Annem bir yerlere gidecekte ben babama birşeyler hazırlayacağım ancak öyle. Evlenecek küçücük çocuklar, erkek o coşkun hormonları “Evlendim erkek oldum” mantığıyla oturacak masaya ne yiyecek? Makarna mı? Yağda yumurta mı? Patates kızartması, hazır pizza, köfte filan mı?
Hadi erkeğin ebeveynlerinin yanında yaşadılar diyelim, o çocukların karakterleri nasıl gelişecek, nasıl birey olacaklar? Yaşayamadıkları her şey teker teker dizilmeyecek mi kursaklarına?
Sonra olan yine çocuklara olmayacak mı?
Zaten küçücük çocuklar zorla evlendiriliyor. Böyle bir şeyin önünü açmayın da o yaşlarda kocaya çok meraklı olan bünyeler yanlış yapmasın. Hayatlarını karartmasınlar, yazıktır. Günahtır.
İlgili Haber için
Radikal: Tık!
Hürriyet: Tık!

Bu ülkenin şarkısı; Ünzile Kaç Koyun Ediyor?

23 Nisan 2011

23 Nisan Kutlu Olsun.

Yazıp gidebilirdim. Yeterince açıklayıcı bir gönderi olacağına inansam da konu hakkında yazmak istediğim birkaç satır olduğundan ve boşluğa konuşmak gibi de olsa konuşmak istediğimden oturdum, bilgisayarın başına.

 

Merhaba.

 

Günaydın/Tünaydın/İyi Akşamlar/İyi Geceler/İyi Sabahlar

 

Başlasak mı?

 

Bugün 23 Nisan. Hiç mutlu değilim, kusura bakmasınlar. Tek avuntum bu defa elimde suçlayabileceğim birilerinin olması.

 

Bu sebepten yine başlarda uyarayım sizleri “Bugün 23 Nisaaan, ay çocukluğumu nasıl da özledim” gönderisi olmayacak bu.

Atamızı ne kadar özlediğimi de yazmayacağım bugün.  Neyse.

Sabah evden çıktığımda koşarak karşıya geçen komşumuzun kızı Aslı neredeyse yere seriyordu beni, kuvveti karşısında şaşırdığımda da “Büyüdüm artık” dedi sırıtarak. 9 yaşındaydı ama büyümüştü. Onun çocuk yüzüne ve gözlerimi alan masumiyetine bakıp en az onun kadar kocaman bir sırıtışla karşıladım cümlesini.  Korkunç bir baş ağrısıyla mahvolan gecemi bile unuttum bakarken gülümsemesine, o kocaman gülümsedi. Ben de gülümsedim onunla, belki çocukları gerçekten çok sevdiğimden bilmiyorum ama ayrı bir hassaslaşıyorum konu onlar olunca.

 

Önümde, elinde bayrağıyla koştururken yavaş yavaş yürüdüm kaldırımda. Apartmanın önünde onu bekleyen arkadaşlarıyla buluştuğunda hoplayıp zıplayarak çığlık atmalarını gülen gözlerle izledim. Aslı ve arkadaşları koşturarak onları bekleyen arabaya doğru giderken, ben olduğum yerde dikilip okula giden çocuklara ve daha büyük çocuklara baktım bir süre. Kendi çocukluğumu izledim belki de, bilemiyorum.

 

Bu olayı bağlayacak bir hikaye yok elimde. Bazı çocuklar meydanlarda bayramlarını kutluyorken, diğerleri babaları yaşındaki adamın yanından kalkıp ona hizmet ediyor diye de başlamayacağım cümlelerime. Başlayamayacağım zira bu kadar sert bir girişle başlamak benim bile canımı sıkıyor.

Gerçekler çoğu zaman canımızı sıkıyor zaten.

 

3. dünya ülkesiyiz vs. de demeyeceğim. Ülkeyi, milleti kötülemeyeceğim, bunu bekleyenler de kusura bakmasınlar. Kimseyi kötülemek, yerden yere vurmak gibi bir amacım yok bu yazıda, sadece anlatmaya çalışacağım. Elimden geldiğince net bir şekilde, elimden geldiğince sade bir halde çünkü bahsedeceğim konu ilgilendiğimiz çoğu şeyden daha önemli.

 

Bu tarz konuların yazılmadığı bir blogda bunun ne işi var diyebilirsiniz, çok ısrar ederseniz konunun bir ucunu da bekarete, namusa ve toplumsal cinsiyete bağlayabilirim. Benim midem bulanır, sizinkini de bulandırırım sorun değil. Sizden isteğim, bu yazı ne kadar kötü, dağınık ve hatta okunmayacak kadar berbat olsa da bunu okumanız ya da hepimizin elinin altında haşat olan Google’a girip “Çocuk Gelin” konusunu aratmanız.

Hatta aratmanıza bile gerek yok. Google, otomatik tamamlama zımbırtısı sayesinde durumun ne kadar kötü olduğunu bize zevkle gösteriyor. Çocuk yazıyorsunuz ve karşınıza benim şu an burada yazmak dahi istemediğim sonuçlar çıkıyor. Benim sorunum bu. İstersen sokağın ortasında seks yap umurumda olmaz ama çocukların kullanılması…Ne olduğunu bile anlayamadıkları konularda “rızalarının olduğu” iddia edilmesi. Benim sorunum bu.

Eskiden kız çocukları diri diri gömülüyormuş, diyor bazıları ben böyle konuştukça. Yaşadığına, onların da yaşadığına şükret der gibi. Bakıyorum, gülüyorum ağlayamadığımdan. Suratlarını dağıtmak yerine kasılan parmaklarımı ovuşturuyorum çoğu zaman. Boğazımda düğümlenen yumruyu yutmak adına yutkunuyorum ardı ardına. “Öldürün daha iyi” de diyemiyorum. Bakıyorum öyle. Doğru, kız çocuklarını diri diri “toprağa” gömmüyorlar artık.

Diri diri “yatağa” gömüyorlar. Üstlerine de “toprak” değil, “adam” atıyorlar. Oh ne güzel, değil mi? Hem de olgun!, işinin ehli. Herkes kendi işine baksın bundan sonra.

Ben 10 yaşındayken, arkadaşlarımla evcilik oynayıp çoğu zaman evin annesi oluyordum. Çok yakışıklı bir kocam olurdu mutlaka, beğendiğim sinema yıldızlarından birine benzerdi. Beraber çok mutlu olur, oyuncak dolabımda kaç tane bebeğim varsa o kadar bebek yapardık.

H. 10 yaşında, evli. Kocası çok yakışıklı değil ama en azından eti-kemiği var, benim hayali kocam gibi havadan ibaret değil. Benim bir sürü oyuncak bebeğim var, H.’nin yok. Olur kısa zamanda o da,  hem de canlı.

Ben bebeklerin erkek ile kadın öpüşünce olduğunu sanırken o biliyor gerçeği, babası yaşında hatta babasından bile yaşlı olan bir adam yüzünden öğrenmek zorunda kaldı. Benim penis anlayışım yok o dönemlerde, varlığını biliyorum ama işlevinden emin değilim. Pipi gereksiz bence, görüntüsü de çirkin. Erkek yeğenim var ya, oradan biliyorum.

 

Babam kötü haberler izleyişinde beni koltuğunun altına çekip, alnıma bir öpücük kondurup, yeri geldiğinde “Dünyaları verseler değişmem kızıma” derken, H’nin babası şarkıdaki gibi onu birkaç koyuna satıyor, kendi yaşında hatta kendinden bile büyük olan bir adama. Amacı belki para, belki de kızının hayatını kurtarmak. Kim bilir?

H. bir insan. Hayal değil. H yaşıyor. Sadece doğuda da değil. Her yerde hatta belki burnunuzun dibindeki, bir adama bak bir de kadına dediğiniz genç kapı komşunuz.  Yaşlı adamın yanındaki, taş gibi kadın H.

Ben konuştukça, derdimi anlatmaya çalıştıkça dinden vurmaya çalışıyor beni insanlar ya da çok bildikleri tarihten. “Eskiden 10 yaşında evlenme çağına gelirmiş kızlar” diyorlar karşıma geçip. Hepsi çok zeki, hepsi çok bilgili ama hiçbiri dünya nüfusunun tarihsel artışı ve yaş ortalamasındaki değişim hakkında tek kelime bilmiyorlar.  Ömür süresinin 40 yıl olduğu zamanlarda ben de evlenirdim 10 yaşında ne var? Beni alacak koca bulabilseydim, 10 tane çocuk bile yapardım nurtopu gibi. Derdimiz o değil.

Bilim insanlarının, insan ömrünü 100 yıla çekeceğiz diye bağırdığı yıllarda 10 yaşında evlendirilen çocuklar, benim derdim.

Benim derdim, pedofilinin evlilik kılıfıyla uluorta yaşanması.

Benim derdim, 10 küsür yıllık bir hayatın sonlandırılması.

Benim derdim hayatları boyunca mutlu olamayacak kadınlar. Mutsuz bir anneyle büyüyüp, mutsuz olacak çocuklar. O çocuklardan oluşacak bir gelecek.

Benim derdim yeni eğitim sistemi, benim derdim “aile içi şiddete son, kadına şiddete son” diye bağıran insanların buna dur diyememesi. Din, örf, töre diye pedofilinin açık açık yaşanması. Yaşlı adamların körpecik bedenlerin hayatına son vermesi.

 

Dur denmemesi.

 

Denememesi.

 

Benim derdim, oyuncak bebek yerine gerçek bebeklerle oynayan çocuklar, benim derdim daha kadının anlamını bile bilmeyenler zihinlerinin böyle korkunç bir gerçekle karşılaşması. Aşkı, aşkın güzelliklerini, bir erkeğin bir kadınla bir olduğu o an dünyada onlardan başka kimse kalmaması hissini hiç yaşayamamaları, çocuklarını içten bir şekilde sevememeleri, doğdukları an onlara verilen hakların ellerinden zorla alınması.

 

Hiç mutlu olamamaları.

 

Hiç aşık olamamaları.

 

Gülememeleri, ağlayamamaları, sevememeleri…

 

Yaşayamamaları.

 

Benim derdim, gözümüzün gördüğü, kulağımızın duyduğu ve elimizin erdiği bu gerçeğe “Dur” diyemememiz. Gözümüzü yummamız, kulağımızı tıkamamız ve ellerimizi çekmemiz.

5.5 milyon çocuğu öldürüp, üstüne özgürlükten, iyi bir gelecekten bahsetmemiz.

 

Birbiriyle uyuşmayan kanunlarımızı düzeltmeden 2023 diye konuşmamız, çocuklar kurban edilirken.

 

Benim derdim, 70 yaşında bir adam(!)la – 14 yaşında bir çocuğu nikahlayabilen imam.

 

Benim derdim, kız çocuğu dediğinin gözü açılmadan başını bağlayacaksın zihniyeti. Azıcık büyüyünce namusu gider, orospu olur başımıza mantığı.

 

Benim derdim, namus deyip ardından 12 yaşında çocuğu hamile bırakan insanlar.

 

Çocuk. Kadın. Kadın Çocuk.

 

Anne.

Çocuk Anne.

 

Çocuğun annesi çocuk.

Yaşadığımız ilde Güneydoğu’yu bilen kişiler var. Bunlarla bir kente gidiyorsun ve burada bu işleri ticaret gibi gören kişiler var. Onlar hangi evde nasıl kız var biliyor. Mesela köye gidiyorsun tüm köy kızları sıraya diziliyor. Sen içlerinden birini seçiyorsun. Sonra kızlar gidiyor. Bu kişiler size soruyor, hangisini beğendin diye. Sen de karar veriyorsun. Sonra fiyatları söyleniyor. Fiyatlar ise 1 ile 5 bin TL arasında değişiyor. Uygun olanı alıp geliyorsun. Kızların itiraz etme şansı hiç yok. Kimi zaman ailesi de sizinle geliyor.”

Bu açıdan bakmak ister misiniz?

“15 yaşında evlendim. Erkeklerin önünde ayağa kalkıldığını bilmiyordum. Bilmediğim için ilk tokadımı yedim. 16 yaşındayken oğlumu kucağıma aldım, 23 yaşındaydım eşim vefat etti.”

Peki buradan?

Babam öldüğünde 14 yaşındaydım. Amcalarım 2 bin 500 TL başlık parası karşılığı hiç görmediğim bir kişi ile evlendirdiler. Kocam öldü, 6 çocukla ortada kaldım. Bize Kaymakamlık ve hayırseverler baktı. Onlar da daha sonra ellerini çekti. Mecburen çareyi kuma olarak başkasıyla evlenmekte buldum.”

Din, örf, adet değil mi? Evet, harika. Devam edelim.

“Bizimkiler sürekli ‘Mürüvvetini görelim, elimiz ayağımız tutarken düğün dernek yapalım, torun sevmek istiyoruz’ diyorlar. Herkes torununu kucağına almak ister; ama kimse bana sormuyor, ben istiyor muyum diye? Daha çocuğum benden gelin olur mu, anne olur mu?

Bugün 23 Nisan, sevinin küçükler, ÖVÜNÜN büyükler.

6’ncı sınıftayken bir arkadaşımız vardı, derslerinde gayet de başarılıydı. Birkaç hafta okula gelmedi. Yanına gittiğimizde parmağındaki yüzüğü gösterdi. Çok üzüldük. Kendisi de istemiyordu ama ailesi 10 bin TL karşılığı kızlarını 70 yaşındaki bir adama satmıştı. 14 yaşındaydı. Birkaç sene sonra ailesini gördüm, “Kızımız ilk doğumunda çok kan kaybetti şu an ölüm döşeğinde” dediler. Ailesi o kadar pişmandı ki, anlatamam. O durumdan kurtuldu. Geçen sene de babası sürekli aramasına rağmen kız bir türlü telefonu açmıyordu. Merak edip yanına gittiğinde kızını dövülmüş bir şekilde sokağın ortasında buldu. Adamın kızı burada, tekrar evlendirmek istiyor.”

” Benim büyük hayallerim yoktu zaten, ama okuma yazma bilmeyi isterdim”

Bitti.

Ulusal Egemenlik Bayramımız Kutlu Olsun.