Kategori arşivi: İnsana Dair

Mother! | Doğa, insanlar ve istila üzerine

Biraz mitolojiden bahsedelim. Yeraltı Kralı Hades ve Kore’nin – ya da kaçırıldıktan sonra değişen adıyla “Persephones (Yıkım Getiren)- hikayesini çoğumuz biliriz.

Romantizm sosuna bulanmamış haliyle mit, Demeter’in kızı Kore’nin hile ve entrikayla kaçırılışını ve Hades ile evlenmek üzere yeraltına götürülüşünü anlatır. Hikayelerin anlatılandan da öte eğlenceli ve aynı zamanda tehlikeli olan kısmı budur, anlatıcıyla şekillenebilirler. Neredeyse her şey anlatıcının elindedir bile diyebiliriz. O ne anlatırsa onu görürüz ya da neyi görmek istersek onu görürüz. Rızası bile alınmadan hayatı elinden alınmış Kore , Hades’in sonsuz aşkına cevap vermeyen taş kalpli bir kadın gibi gözükebilir. Ölüm’ü simgeleyen Hades’in sevimli, kızının yasını tutan Demeter’in sevenleri ayıran bir tür canavar olarak gözükebildiği gibi.

Yorumlardan birinde Demeter, Hades’in yüce ve sonsuz aşkına karşı çıkan, ondan intikam almak için tüm dünyayı açlığa sürükleyen kötü karakter olarak karşımıza çıkar. Zira bilirsiniz, her romantik hikayenin bir kötüye ihtiyacı vardır. Kötülük olmadan hayatımız pek de eğlenceli olmayacakmış gibi. İnsan kaosa meyleder ve bilinir ki iyi karakterler kaosa pek de elverişli değildir.

Geçelim.

Başka bir yorumda ise Demeter çaresizdir, kızını kaybetmenin acısı onu kısırlaştırmıştır. Kızı elinden alınmış, sonsuz bir karanlığa hapsedilmiştir. Hades dünyadan baharı çalmış, toprağın nefesini kesmiş, renkleri soldurmuştur. Bu yorumda Yüce Anne olarak isimlendirilen Demeter kızının acısıyla resmedilir.

“Demeter, bir anne (meter) gibi yiyecek verdikten (didousa) sonra bu adı almış görünüyor.” Platon, Kratylos 404b

“Anne, besleyen yaratıktır: Anne yiyecek verir, bu yolla yaşamı gözetir ve korur. Ancak bu haliyle anne, ne yaşamın kaynağı ne de tüm canlı kozmosa “kendi takdirine göre” aktardığı bir sırrın saklayıcısıdır.” * Anne belki evrenin kalbi, belki de ciğerleridir, dünyanın başlangıcı ve sonudur. Belki de en büyük sırrıdır. Hikayesinin anlatıcısına göre şekillenirken anlatıcısının kaderinin iplerini elinde tutar.

Bir hikayeden diğerine doğru yolculuk edelim, bir anneden diğerine. Çocukları ellerinden alınmış iki hikaye kahramanından gerçekliğe bağ atmayı deneyelim.

Sonraki Durak

Mother!

Darren Aronofsky’ın filmi olan Mother! çıktığı dönemde bir çok tartışmaya konu olmuştu. Film bir çöp müydü? Kullanılan metaforlar filmin kalitesini düşürecek kadar bariz miydi?

Hayır, bunları tartışmayacağım.

Mother’ın birkaç yorumlamasından biri Tanrı – Evren düzeni üzerine ki odaklanmak istediğim konu için işime bu geldiğinden ben bu yorumlamayı baz alacak ve buradan ilerleyeceğim.

Karakterlerin hiçbir şekilde isimlendirilmediği film, alevlerin içinden bize bakan bir kadının gözleriyle başlıyor. Ve hemen sonra, güneş doğuyor, ışık yıkımın izlerini yıkıyor ve başka bir kadının – Doğa Ana- uyanışını izliyoruz. Adam – Tanrı- -kocası- kitabını yazmak için ilham bekleyen bir şair ve daha çok kendi dünyasında yaşadığını söyleyebiliriz. Fakat kadın yine de onu seviyor ve ihtiyaçlarına, seçimlerine saygı duyuyor. Bazen hoşuna gitmeyen seçimlerle karşılaşsa bile. Kadının hikayedeki rolü evle -Evren- bağlantılı olarak ilerliyor. Kadın evi toparlayan ve düzenleyen olarak çiziliyor. Uzun bir süre boyunca evin sorunlarıyla ilgelenip, gelişen her olayla zarar gören evi ayakta tutmaya çalışıyor. Evi yavaş yavaş yeniden yapıyor. Yönetmen sıkça ev ve kadın arasındaki bağa gönderme yaparken, evin içinde ilk kanın dökülmesiyle – Kabil ve Habil – etkileşim daha da görünür oluyor. Duvarların içinde atan kalbin geri dönüşsüz çürüyüşünü ve kaçınılmaz sonu net bir şekilde görmeye başlıyoruz. Hikaye dinler tarihiyle paralel olarak geliştiğinden, en sonunda şair kitabını -Kutsal kitap- çıkarıyor.

Ve olaylar gelişmeye başlıyor. Hem de ne gelişme. Kitabın çıkmasıyla birlikte Şair’in artan popülaritesi sayesinde ev hayranlarla doluyor ve gittikçe daha da yozlaşan kalabalık evi mahvetmeye başlıyor. İlk başta ufak tefek zararlardan ibaret olan tahribatlar bir süre sonra preslenmiş bir kıyamet gösterisine dönüşüyor.

Duralım.

Başarısız anlatımımı maruz görün, zira ben izlediğim şeyleri detaya girmeden anlatma konusunda pek de iyi sayılmam fakat akışı durdurmak ve incelemek istediğim sahne tam olarak bu. – kurtuldunuz

Kadın,kendini kaybeden ve evini yakıp yıkan insanlara “Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sorduğunda, onlardan birinden “Burada olduğumuzu kanıtlamak için” cevabını alıyor.

İz bırakmak.

Buna odaklanalım.

Hayatımız boyunca bunun için çalışmıyor muyuz? Unutulmamak için. Yok olmak, sonsuza dek silinmek, hiç var olmamış gibi olmak değil mi korkumuz?
Soyumuz sonsuza kadar sürsün, ismimiz ölümsüz olsun diye erkek çocuk doğurtmaya/doğurmaya çalışmıyor muyuz? Para kazanmak için bizi besleyene zarar veriyor, ardından şanımız daha çok yürüsün diye biraz daha zarar vermiyor muyuz? Geliştirdiklerimizin sonuçlarını çok da düşünmeden yaptıklarımızla övünmüyor muyuz? Elimize fırsat geçtiğinde sırf iz bırakmak için doğrularımızı bile bir kenara atmıyor muyuz?

Susuzluğu kapıya kadar getiren, ormanları yok eden bizler değil miyiz? Her yeri kalitesiz ve güvencesiz beton yığınlarıyla doldurup, en ufak doğal olayda kendimizi yerlere atarak ağlayan biz değil miyiz? İnandığımızı söylerken, inançlarımızla övünürken yozlaşan, yoldan çıkan, kendi kendimizi putlaştıran biz değil miyiz?

İz bırakma hırsımız değil mi?

İnsan yaşadığı evrene saygı bile duyamayacak kadar düşmüş bir varlığa dönüşmedi mi?

Nedense böyle zamanlarda Nietzsche’nin “Tanrı öldü” deyişi aklıma düşüyor. Deli adamın pazarın orta yerine koşarak gelişi ve söyledikleri.


Söylüyorum. Onu öldürdük – siz ve ben. Hepimiz onun katilleriyiz. Fakat bunu nasıl yaptık? Denizi nasıl içip tüketebildik… Bu dünyayı güneşinin zincirinden kurtarınca ne yapmış olduk? Şimdi nereye doğru hareket ediyor? Ya biz şimdi nereye doğru hareket ediyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu hissetmiyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu? Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrısal çürümeden – Tanrının çürümesinden başka koku duyuyor muyuz? Tanrı çok çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü gitti!
Onu öldüren de biziz! Bütün, katillerin katili olan biz nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye dek elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan bizim bıçaklarımızla kana bulandı. Kim temizleyecek bu kanı bizden? Hangi suyla arıtabiliriz kendimizi? Nasıl bir kefalet törenini düzenlesek, hangi kutsal oyunu oynasak?…”

Bu noktada Hades’ten ne farkımız var? Baharı kaçıran, yeşilin sonunu getiren o değil miydi? Bizim yaptığımızın kalır yanı var mı? Ormanlarımızı yakıp kül etmedik mi? Çirkin beton yığınları yapacağız diye onları kanlarını akıtmadık mı?

Filmde kadının evini istila eden insanlardan farkımız nerede?. Medeniyet kılıfının altında her gün cinayet işlemiyor muyuz? Bize verilenleri, ahlaki değerlerimizi her gün biraz daha öldürdüğümüzün farkında değil miyiz? Yoksa modern deli adamları işitmek mi istemiyoruz?
Sadece işimize gelen yönüyle mi işitiyoruz?

Hades’i sevmiyorsak mesela, sonuna kadar Demeter’in tarafını tutup onun yapıp ettiği tüm yanlış şeylere gözlerimiz kör mü oluyor? Bize dokunmayan yılanın da doğanın bir parçası olduğunun farkında mı değiliz yoksa dümdüz aptal mıyız? Bilemiyorum.
Acaba biz evrenin taraf tutmadığını, hepimize ait olduğunu ve her kim yok ederse etsin, sonunda hepimizin zararlı çıkacağını mı unutuyoruz? Bir adım geri çekilip, vaziyete dışarıdan baktığımda durum tam da böyle gözüküyor.

Örneklemek için çok uzağa gitmeme de gerek yok. Kendimden örnek verebilirim. Yazıya başladığımda bu yazı mitoljik bir hikaye ve bir film göndermesiyle bağlanacak bir Kaz Dağları çağrısı olacaktı. Bildiğiniz üzere Kaz Dağları’nda söylenenin 4 katı (195.000*) ağaç kesildi. Amacım insanın doğayı öldürüşü üzerine yazmaktı. Bu bir sır değil, her gün duyduğumuz ve yaptığımız her şeyi yapmaya devam ettiğimiz bir gerçek. Normalimiz olmuş durumda.
Ağaçları kesiyor, denizi dolduruyor, gün içinde tonlarca su kullanıyor, deodorantları içeriklerini okumadan yarınımız yokmuşçasına sıkıp duruyoruz. Üstelik tüm bu gerçekleri sadece kendi düşüncemize ait birileri dile getirdiğinde kabul ediyoruz.

Neyse, filme dönelim.

İşler çığrından çıkıp evin içindeki insanlar garip tapınma ritüelleri sırasında kadının çocuğunu öldürdüklerinde, tüm ipler kopuyor. Duvarların içinde yaşayan kalbin tamamen karardığına şahit oluyoruz. Adam, ne olursa olsun affedici olmalarını söylerken kadının çığlığı evi ikiye bölüyor ve tüm ev kadının -doğanın- öfkeli haykırışını işitiyor.

“Katiller! Artık evimden defolup gitme vaktiniz geldi.”

Kadın evi Adem’in çakmağıyla yakıyor.
.
.
.

Hem kötü, hem de aptalız.
İnsan. Anne katili.
İnsan. Belki de koca bir hayal kırıklığı.




Kusursuza Erişmek |Bekaret, İstismar ve Sınırlar üzerine | I. Kısım Grace

Mükemmelleşebilir canlılar olarak doğduk ve asla mükemmel olamayacağız.” diyor Arendt. Bu cümlenin gerçekliği ve aksini kanıtlamaya fersah fersah uzak oluşumuz eskiden canımı sıkardı. İnsanların ve insanlığın değişebileceğini umduğum zamanlardı. Şiddet bizden biri olmamıştı, sokaklarda yürürken onun neye benzediğini bilsek dahi her köşebaşında görebileceğimiz kadar çok insanda ortaya çıkmamıştı. Tarih içinde bir çok düşünürün işaret ettiği vahşi yanımız,henüz  medeniyet kabuğunu çatlatıp dışarı çıkmamıştı ya da biz onu saklamakta şimdi olduğumuzdan çok daha yetenekliydik.

Birkaç ay önce İrlanda’nın Corl kentinde 27 yaşında bir adamın, 17 yaşındaki genç bir kıza tecavüz ettiği için yargılandığı davada; avukat, genç kızın iç çamaşırını kanıt olarak sundu ve  “Bu kanıt kızın sanığa ilgi duyduğu ve biriyle buluşup, onunla birlikte olmaya açık olduğu ihtimalini gösteriyor. Kızın nasıl giyindiğine bakın, üzerinde dantelli bir tanga vardı.” savunmasını yaptı.
 

Bu sadece bir örnek ve biliyorum ki ışıkları kendi topraklarımıza çevirdiğimde binlercesiyle karşılaşacağım. Öyle ki örnekler arasında kötüyü değil, iyiyi aramak zorunda kalacağım. Yine de her seferinde, dünyadan bihabermişim gibi aynı şeyi yapıyorum. Şaşırıyorum, irkiliyorum, kanım donuyor olanlar karşısında. Bir çamaşır ve rıza arasında bağ kurmaya çalışıyorum. Kadının rızasının bir kumaş parçasına bağlanmasını yadırgıyorum önce, sonra aklıma namusun dünyanın neresinde olursak olalım buruşuk bir deri parçasına bağlandığı ve kadının zamanın başından beri biyolojik farklarından ötürü hem kutsal hem de şeytan ilan edildiği gerçeği geliyor. Dünya değişiyor ve gelişiyor,  fakat zihinlerimizin o ilkel köşesinde birkaç şeyi değiştirmekte güçlük çekiyoruz. Bunlardan biri;

Kadının sınırları.

 

Dünyanın bir ucundan, diğer ucuna değişmeyen birkaç şeyden biri de bu değil mi? Dinler, renkler, diller değişiyor ama bir yere geliyoruz ki orada herkes aynı. Bilinçlerin gelişemeyen o ufacık kısmında herkes kadını, kendi bacaklarının arasına hapsedip incecik bir zarla bağdaştırıyor, buna göre düşünüyor ve hareket ediyor. Sanki kadın  küçücük bir deri parçasından ibaretmiş gibi.
 
Dünyadaki tüm kadınların sokaklara döküldüğünü düşünelim -ki caddeleri dolduran, haklarını savunan kadınları da görmemiş değiliz. Soru şu; Sokaklarda sesimiz kısılana kadar bağırmamıza rağmen sesimizi duyurabiliyor muyuz? Üstüne basa basa dile getirmemize rağmen bedenimiz bize ait mi? Erkek düşüncesinde, bedensel tatmin aracı olan görüntümüzün bir zihni olduğu gerçeği kabul görüyor mu? Gerçekten eşit miyiz yoksa kadın zamanın başından beri ona uygun görülen itaatkar rolünde kalmaya devam mı ediyor?
 
Sorunların en basitinden – ve en içinden çıkılmaz olanından- başlayalım; Bekaret. Cinayet sebeplerinin en kurnazı. Binlerce adı var onun fakat en tehlikelisi hiç kuşku yok ki “Namus”
 

Uç örnekleri konunun dışında tutalım, Türkiye’de yetişen kadınlar olarak hepimiz kızlık zarının bekaretin kanıtı olduğunu düşünerek büyütüldük. Evlendiğimiz gece zar yırtılacak ve kanama gerçekleşecekti. “Masumiyetin” kendini kırmızıyla kanıtlaması bile garipti ama kimse bunu önemsemedi. Kadının özeli çarşaf çarşaf sergilenirken, gittikçe büyüyen bir çığ gibi genişledi etkisi.Kan yoksa bekaret yok, bu bir neslin kabusu değil miydi? Bu nice kadının ölümüne, nice istismara sebep vermedi mi?

Şimdi geri çekilelim ve manzaraya uzaktan bakalım; neredeyse zamanın başından beri, kadına hiç değer vermeyen dünyada kadının bir parçası kutsallaştırılıyor. Bu öyle bir süreç ki her şeyin başında erkek ile eşit olan kadın, bir süre sonra metalaşıyor ve hayır, tahmin edilen ya da sürekli öne sürülenden öte bunu sadece erkekler yapmıyor. Kötülük çoğu zaman yine bir kadından geliyor.

Bekaretin kutsallığıyla büyütüldük. Bedenimizdeki küçük kıvrımlı bir derinin yaşamımızın en önemli değeri olduğu hakkında hikayeler dinledik. Kişiliğimiz önemli değildi, eğitimimiz, neler yapmak istediğimiz, olası başarılarımız, hayallerimiz… hiçbiri önemli değildi. Bu anatomik bir farktan da öte, erkeklerin yönettiği toplumun kadınları kontrol etme şekliydi. Vücudumuzun bir parçası olan buruşuk bir deri, kendi işlevinden çıkıp bir silaha dönüştü. Namlusunun ucunda daima bizim olduğumuz bir silaha.Bu noktada diyebiliriz ki; Bekaret basit bir zardan ibaret değil. Uğruna cinayet işlenen, bir insanın özlük haklarını kolayca yok saydırabilen bir şey ufacık, incecik hatta varlığı bile kesin olmayan bir zardan ibaret olamaz.

Bu dünyaya kadın olarak geldiysen, o kromozomun bacağı eksik değilse… O ikinci bacak yanında prangaları da getiriyor ve bu prangalar, şiirdeki gibi romantik bir anlamla da gelmiyor. Prangalar, Grace’in boynundaki tasma. Yürüdükçe arkasında iz bırakıyor, öyle ağır ki insanın ruhu ağrıyor. Ve sessizliğin içindeki o sessiz çığlıklar… Neredeyse 3 evden birinden yükselen o acı çığlıklar, içimizden yükselen çığlıklar.

O sese tahammülümüz yok. Kimse, hiç kimse o sesi duymak istemiyor. Duysa bile artık önemsemiyor, öyle alışılmış ki.

Bizimkisi yaşamımıza oya gibi işlenmiş bir çaresizlik.

Evet, onu -ruhumuzu-  hapseden biziz, dur demeyerek dönen çarkların önüne bir engel koymayarak biz yapıyoruz bunu. İnsanlığın üreme güdüsünü keşfettiğinden beri kadının üstüne yüklenen kutsallık yükü ve basit, mide bulandıracak kadar basit bir masumiyet/temizlik anlayışıyla dönüyor  çarklar. Ne yazıktır ki dünyanın neresinde olursa olsun kadınlar yaşamlarını kendilerini koruma üzerine kuruyor. Yaşamak için geldikleri bu dünyada daima defansif bir rol oynamak zorunda kalıyorlar. Zira egemen olanın gücünü koruma yöntemi bu, onun  egemenliği hakkında aksi bir fikir bile üretilemiyor -üretilse de içinde kadınların da olduğu bir kitle tarafından yok ediliyor.  Bundandır kadın daima göğsüne kızıl bir damga yeme korkusuyla yaşıyor. Hep aynı cümleler tekrar ediliyor;

Senin bu dünyadaki görevin itaat etmekten ibaret. Bedenini korumak zorundasın, bekareti kaybetmek, erkeğin iştahını kabartmak bir kusur, sakın ağzını açayım deme, sakın söyleme. Dik durma, kahkaha atma, dans etme, yaşamdan keyif alma, tek başına dışarı çıkma.

 
Kendinize karşı dürüst olun. Pek çoğumuz aynı lanet korkuyla karşı karşıya gelmedik mi? Hayatımızda en azından bir kez etiketlenmedik mi? Ya da haydi olumlu olalım, en azından bir kez bununla uyarılmadık mı? Bugün hala küçük yerlerde genç kadınlar erkek arkadaşlarının varlığını ailelerinden saklamak zorunda kalmıyor mu? Ya da herhangi bir şekilde ilk birlikteliklerinde kanamaları olmadığında –bunun tek sebebi kadının bakire olmaması değildir. – kendilerini eksik/suçlu hissetmiyorlar mı?
 
Bu topraklarda hor görülme korkusunun gölgesi olmadan büyümüş kadınların azlığının farkında mıyız?  Merdiven altı kürtajların, bebek ölümlerinin, yanlış evliliklerin sebebi bu değil mi? Her gün karşımıza çıkan ölümlerin sebeplerinden biri bu değil mi? 
 

Etek giydiğimizde ya da üstümüzde erkekler tarafından belirlenen sınırların dışına çıkan bir şey olduğunda, ne kadar baş kaldırmış olursak olalım o rahatsız edici kaşıntıyı hissetmiyor muyuz? Çünkü yok, ne dersek diyelim; Başımızı ne kadar kaldırırsak kaldıralım. Kendimizi sokakta yürürken üstümüze dikilen o hadsiz ve utanmaz bakışlara karşı hazırlamanın bir yolu ya da yöntemi yok. Zira egemen olan onlar. Başımıza bir şey gelse ve hiçbir suçumuz olmasa bile, bir kulp bulunup suçlu ilan edileceğimizi bilmiyor muyuz? Biz kadınız, sadece erkeklerin gördüğü bir kuyruğa sahibiz. Bizim lanet kirpiğimiz bile bir tahrik ögesiyken ne yapabiliriz ki? Tüm bunlar olup biterken yapmamız gereken şey ; Toplum denen canavar  düştüğümüz anı beklemiyormuş gibi  davranmak mı?

Böyle mi olacak?

“Kadınlara boşuna tecavüz edilmediğini öğreten dünya”‘nın öğrettikleriyle mi solup gideceğiz? 

Dogville’in Grace’ini hatırlayın. Onun çaresiz sessizliğini en derininizde hissetmediğinizi söyleyebilir misiniz? Cesur kadınlara neler olduğunu az çok bilirken ve sesimizi duyurabilsek bile, en başta kendi hemcinslerimiz hatta belki en yakınımız tarafından taşlanacağımızın farkındayken nereye kadar çığlık atabiliriz? Soraya’nın kırgın kabullenişi içimize kök salmadı mı? Onu, Grace’in tüm şehri yakması gibi yakmak istemiyor muyuz?

Çünkü hepimiz biliyoruz, eminiz. O ilk taşı, bir kadın atacak. Kendi çaresizliğine öfkeli, sesimizi çıkardığımız, buna cesaret edebildiğimiz için bize daha da öfkeli bir kadın. Çünkü o korkmuş olacak, iliklerine kadar korkutulmuş olacak. Çünkü biz… Biz kendi sesimizden korkarız. O ilk çığlığı attığımızda, yıllardır duymayan birinin ilk kez kendi sesini duyduğu gibi ürkeriz hatta. Kendi isyanımız korkutur bizi, zira bu öğretildi.  Biz susmayı öğrendik. İlk “Sus” dendi bize “Kadın kısmı her şeye karışmaz” hele “elinin hamuruyla erkek işine” hiç karışmaz.

Sustuk.

Sustuk çünkü başkaları tarafından kabul edilmemeye karşı büyük korku duyan bünyelerimiz, mahalle baskısına baş kaldırmak istemedi. Bu böyledir, herkes bilir. Kötülenmekten yatağın altından çıkacağını düşündükleri yaratıktan bile daha çok korkarlar. Ensemizdeki gözler, başımızın üstünde sallanan kılıç gibi keskindir. Çocukluktan beri toplum kendi hastalıklı sınırlarını işlemiştir bize. Bu böyledir. İnsan hakları ne derse desin, ataerkinin hüküm sürdüğü toplumda eşitlik ve özgürlük, ancak yazı üstünde uygulanabilirdir.

Herkes bilir.

 

 
 

 

Dogville | Komşunun Acısı, Merhamet ve İstismar Üzerine

Lars von Trier’in Dogville’i şiddet üzerine yapılmış en vurucu yapıtlardan biridir. Dogville bir filmdir, bir hikayedir, bir tiyatro oyunudur. Dogville bizi koruyan duvarlardan sıyrıldığımızda içinde bulunduğumuz, yoldan çıkışına bahane uydurduğumuz dünyadır.

Görmediğimiz sürece sesimizi çıkarmadığımız, görünür hale geldiklerinde ise kendimizin bile zor duyduğu isyan cümlelerini tekrarlamaktan öteye geçmediğimiz bir dünyayı serer gözlerimizin önüne. Eylül ve Leyla’yı şu zamanlarda hepimiz hatırlıyoruz, peki diğerlerini? İsmini bilmediklerimiz umurumuzda mı? Geçmiş ölümler, çocuk gelinler, çocuk anneler, tecavüz kurbanları?

Oturduğumuz yerden konuşmak kolay değil mi?

Gelin biraz filmi hatırlayalım.

Dogville bize sıradan insanları gösteriyor. Kanımıza girmesinin sebebi belki de budur. Onda filmlerden alışık olduğumuz abartılı karakterler ya da sahneler yok, film alabildiğine sıkıcı. İç karartıcı, alabildiğine gerçek. Dogville Amerika’da bir yer ama her yer olabilir. Mesele de bu ya, Dogville sanki bizim sokak.

Film Thomas Edison’la başlar, kendince yazar ve gönüllü ahlak filozofu Tom, insanların onu ciddiye almaları için bir yöntem aramaktadır. Ona bir hediye lazımdır ve şansa peşindekilerden kaçan Grace’in yolu oraya düşer. Grace’in, Thomas’ın yol göstericiliğinde başladığı hikaye; Thomas’ın izleyici, kendisini kurbana dönüşmesiyle gelişir.

Dogville iyilik örtüsü üstündeyken küçük, sevimli, kendi halinde bir kasabadır. Grace kaçtığı dünyadan kurtulabilmek adına bu kasabaya ve insanlarına dört elle sarılır. Kendini sevdirmek adına didinir fakat bir süre sonra, iyilik örtüsü yavaş yavaş kalkmaya başlayıp kasaba halkı zaaflarını ona karşı kullanmaya başladığında işin rengini görürüz. Kabusu ateşleyen Chuck, Grace artık dayanamayıp kaçmak istediğinde parası olmadığı için ona kamyonunun arkasında tecavüz eden Ben ve nicesi.

Thomas, Grace yapılan her şeyi sıradanlaştırıp kaza süsü verse de Grace yapılan hiçbir şey kaza değildir. Sıradan da değildir. Kasabanın gizlenen ya da sonradan ortaya çıkan kötülüğü aklımıza “İnsan kurt mu, kuzu mu?” sorusunu getirebilir. Bunun üstüne uzun uzun tartışabiliriz, fakat bunu sonraya bırakıp; şiddetin normalleştirilmesi konusuna eğilelim.

I

“Komşunun acılarını hak ettiğini savunmak kesinlikle bütün ahlaksızlığın kaynağıdır.” diyor Emmanuel Levinas. Tam olarak bu noktada durup, bu cümlenin içimizi parçalamasını bekleyebiliriz ya da derin bir nefes alır ve yozlaşmamızı kabul ederiz. Zira hepimiz biliyoruz, okuduğumuz bu cümle bizi birkaç saniyelik bir sorgulamanın ötesine götürmeyecek. Özümüze,en içimize işlemiş olan zalimlik bizi hiçbir zaman terk etmeyecek. Belki başlangıcımızdan beri orada olan, belki de modernliğin nimetleriyle filizlenen bu tohum hepimizin içinde. Bazıları bunu eyleme dökerken, bazıları yapılanları izlemeyi seçiyor, aradaki tek fark bu.

Zygmunt Baumann bu bağlamda “Zalim eylemler gerçekleştirme yetisi ile ahlaki duyarsızlık arasındaki bağ nedensellikten öte bir bağdır.” diyor.

Ona karşı bir argüman geliştirebilir miyiz?

Her gün hatta her dakika gerçekleşen, bir şekilde karşımıza çıkan, neredeyse bizden biri olan “Kadına şiddet” konusunu ele alalım. Öldürülen, darp edilen, psikolojik şiddete maruz kalan kadınlar aklımızda kaç saniye yer ediyor? Ya da soruyu şöyle değiştirelim, katledilen bir insanın ardından “Etek giymeseymiş.”, “O saatte orada ne işi varmış?” vb. cümleler kurmak hangi yönümüzü işaret ediyor?

Hobbesyen bir bakış açısıyla duruma bakarsak, insanın tohumunda kötülük/kaos olduğunu söyleyebiliriz ya da Baumann’ın dediği gibi “Daima her uygar insanın içinde pusuya yatmış bir yabani vardı.” cümlesini kullanabiliriz. Kötülüğe binlerce bahane üretebilir, üstüne tespitler yapabiliriz… ki yapıyoruz da, başımız her sıkıştığında beşerliğe sığınıyoruz. Din artık bir tür kaçış yolu, suç ortağı fakat birkaç adım geri gidip resmin tamamına baktığımızda tüm bu durumun Baumann’ın da işaret ettiği bambaşka bir yönü daha olduğunu görüyoruz.
Televizyonları açtığımızda karşımıza çıkan görüntülerin yarısından fazlasında şiddet bir şekilde içimize işliyor. Her gün ölüm ve zulme maruz kalıyor. Dizi ismi altında yaptıkları beyin yıkama seanslarında kadının “şeytanlaştırılmasını” izliyoruz. Yüzyıllar önce yasalar ya da uydurma dinler aracılığıyla yapılan işkencenin normalleştirilmesi süreci bugün televizyonlar aracılığıyla yapılıyor ki bu sadece kadınlar için de geçerli değil.
Kapısında her daim savaş olan bir Ortadoğu ülkesinde yaşayan vatandaşlar olarak kaçımız içinde bulunduğumuz durumun dehşetinin farkındayız? Her gün öldürülen masum insanlar ve askerler için “Ailelerinin başı sağ olsun” demek dışında herhangi bir eylemde bulunuyor muyuz yoksa tüm bu olanlar bizim için siyah camdaki görüntülerden ibaret mi?

Farkında mısınız bilmiyorum ama her gün ekranımıza ölü çocuk fotoğrafları düşüyor ve biz daha az darp edilenini şanslı sayıyoruz. Bir çocuğun ölümünde şans faktörünü gözetiyoruz.
Baumann bu durumu “duyarsızlaştırma” olarak açıklıyor. Vurdukları hedefleri küçük kırmızı noktalardan ibaret gören ve her şeyi bir tür oyun olarak algılamaya meyilli askerler gibi , ölen askerler ve öldürülen kadın ve çocuklar da bizim için solgun detaylardan ibaret çünkü her akşam karşımıza çıkan görüntüler gibi ihtişamlı, dramatik ve vurucu değiller. Devletlerin ya da belli toplulukların menfaatine olmadığı sürece makyajlanmıyor, hikayeleştirilmiyorlar. Şiddete kurban gidenlerin gerçek hikayesi hiçbir zaman anlatılmıyor. Topraklarımızda binlerce mülteci barınırken, insanların neden ülkelerini terkedip başka bir ülkeye “kaçmış” olabileceğini hayal bile etmiyor, etmeye çalıştığımızda da “Parlak Kırmızı”‘yla karşılaşıyoruz.

Binlerce insanı öldürebilen bir ülkeyi sona sürükleyebilen şey.

“Parlak Kırmızı.”

Bomba dendiğinde insanların aklına gelen ilk şeylerden biri bu. Kanın, ateşin, ölümün dehşeti unutulup yerini bir rengin canlılığı alıyor. Bir çocuğun bile aklında yer eden bu görüntüyü silmeye çalışmak yerine gülüyor, ona oyuncak silah almaya devam ediyoruz. Şiddet yıllar önce kovulduğu yerlere işte böyle sızıyor. Önce “Parlak Kırmızı”‘yla, ardından silahlar ve “Sen erkeksin/kadınsın” cümleleriyle. Her şeyin başında insan olunduğu unutturularak.
Post-modern çağ bir anlamda ilgi çağı. Herkes, hemen hemen her şekilde kamunun dikkatini üstünde istiyor. Descartes’ın ünlü sözünün “Farkediyorum, o halde varım”‘a evrildiği bir dönem bu. Odak noktasında insan olmak değil, bir şekilde görünür olmak var. İnsanlığın ve ona ait değerlerinin tümünün zeminden sarsıldığı, çoğunun kaybolduğu zamanlar. Lewis Caroll’un işaret ettiği gibi “Burada yerinizde durabilmek için var gücünüzle koşmanız gerekiyor.”

Dini motiflerin oldukça belirgin olduğu toplumumuza bakalım. Televizyonları ya da telefonlarımızdaki uygulamaları açtığımız her gün yeni bir propagandayla karşılaşıyoruz.

Kendini mehdi ilan edenler, Allah dediği için, ayet ve hadisleri ezbere okuyabildiği için, belagati kuvvetli olduğu için kendini “kutsal” ilan eden düzenbazlar hatta vücut sıvılarının kutsal olduğunu iddia edenler ve onların ismini bağıran, davalarını savunan ancak ve ancak böyle varolabilen post-modern insan.
Feda edilmeye hazır, yönlendirilmeye açık.

Kukla.

Başımızı çevirdiğimizde insanları yargılamayı kendine hak sayan, bir insanın buyruğuyla can alabilen ya da can veren insanlara rastgeliyoruz. Post-modern dönem kovduğumuzu umduğumuz şiddeti yepyeni onlarca yüzle karşımıza çıkartırken en güçlü kaleleri zamanın başından bu yana olduğu gibi din, ahlak gibi kodlarımıza işlenmiş alanlar. Post-modern insanlar olarak biz dünyada var olabilmek, varlığımızı belli edebilmek adına bu alanlarda aktif olmaya çalışırken insanlığımızın özünden uzaklaşıyor, belki de o öze daha da yaklaşıyoruz. Şiddet kulaklarda uğulduyor, caddelerde dolaşıyor, ekranlardan taşıyor.

Bizi insan yapan değerlerden her geçen gün daha çok uzaklaşıyoruz zira artık “ölüm” bir video oyunu kadar gerçek iken, öldürmek ya da ölmek bir insanın adını duyurması için yapması gereken şeylerden biri haline gelmiş durumda.

Bakması Bedava |Kapital ve Devrim kavramları üzerine

Başkaldırılar tarihe aittir. Fakat bir şekilde tarihten sıyrılırlar.

                                                               Michel Foucault

 

“Siyasal olan nedir?” Ben en kısa yanıtı vereceğim: Siyasal olan, ayrı türden iki sürecin karşılaşmasıdır. Birincisi hükümet sürecidir. Cemaat halindeki insanların bir araya gelişini ve rızalarını örgütlemekten ibarettir ve temelinde yerler ile görevlerin hiyerarşik dağılımı vardır.”

Marx tarihin oluşumuna farklı bir bakış açısı getirdiği Alman İdeolojisi isimli kitabında insanoğlunun, hayvandan ayrıldığı noktayı açıklarken “İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle ya da başka herhangi bir şeyle ayırtedilebilir. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz kendilerini hayvanlardan ayırmaya başladılar. Bu, onların fiziksel yapılarının koşulladığıbir adımdır. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretirler.” cümlelerini kullanmıştır. Yola buradan başladığımızda Marx’ın üretimi, özel mülkiyete bağladığını ve daha sonra özel mülkiyetin de dallanıp budaklandığını görürüz. Sonuç, olarak insanoğlu Hobbes’un “Ölümlü Tanrı”’sını dahi elinde oynatabilecek bir kutsal ortaya çıkarmıştır ya da başka bir pencereden bakarsak, Ölümlü Tanrı’nın eline dünyayı kasıp kavuracağı bir silah vermiştir.

 

Kapitalizm.

 

İhtiyaçlar alanından çıkıp, kendi ihtiyaçlarını türetmeye başlayan tüketim kültürünün sonuçlarını hepimiz gözlemleyebiliriz. Çarklar, üstüne farklı bir elbise giydirilmiş Barbie bebekten, içine yeni bir sos eklenerek “Yeni” damgasıyla bizlere sürülmüş hızlı gıdalara ve hepimizin aşina olduğu telefonlara kadar bir çok alanda tam gaz dönmeye devam etmektedir. Egemen olanın en güçlü silahlarından biri olan Kapital, bir süre sonra kendi kültürünü oluşturmaya başlamış ve düzen sonunda egemen olanın karşısında sürekli değişen ve yenilenen bir karşıt kültür meydana gelmiştir.

“Uyumluluğun büyük bir günah statüsüne yükselmesi ve kitle toplumunun modern distopyanın imgesi haline gelmesiyle” oluşan yeni politik sahnede oynanan oyunlar çok daha acımasız bir hal almıştır. Oyuncular/İzleyiciler ya da kitle oyuna devam etmek için gelinen yol ayrımında seçim hakkının kendinde olduğunu düşünür.Önünde iki seçenek vardır ve seçme hakkı daima ondadır fakat yazar bu seçenekleri öyle bir kurgulamıştır ki, oyun devam ettiğinde yine Egemen’in istediği şekilde ilerlenir.

Bu bizi “Egemen güçlerin uyguladığı propogandanın kilit noktalarından biri, entelektüellerin düşüncelerinin kontrol edilmesidir.”cümlesine çıkartıyor. Mevcut durumda kapitalizmin hükümranlığını yıllardır sürdürüp, güçlendirmesinin sebebini ortaya çıkan karşıt kültürler olduğunu söyleyebilir miyiz? Zira, günümüze bakıp, günümüzden geçmişe doğru uzandığımızda ortaya çıkan her karşıt kültürün kapitalizm tarafından yeni bir kazanç alanına dönüştürüldüğünü görürüz.

Küba Devrim’ini yapan Che Guevara, yeni akım özgürlük hareketleri için adeta bir marka haline gelirken; emek sömürüsü üzerine kitaplar yazan Karl Marx’ın kaderi de ondan farksızdır.  Egemen olana ya da Kapital’e başkaldırmış bu isimler, günün sonunda kapital için yeni kazanç fikirleri olarak vitrine konulmuş durumdadır. Yine de bilhassa Marx’ın işaret ettiği ve metnin başından bu yana işaret ettiğimiz, emeği sömürülen ve amaçsızlaştırılan, kendine yabancılaşan oluşumun bilinçlenmesi/bilinçlendirilmesiyle birlikte ortaya çıkan durum; başka bir deyişle kitlenin uyanışı ya da toplumsalın ortaya çıkışı tam olarak siyasal özneleşmeye işaret eder.

Özneleşme; İnsanların eşitliği, onlara yapılan haksızlığı ya da sömürüyü farketmeleri, eyleme geçmeleridir. Siyasal özneleşmeyi tam da bu noktada proleter üzerinden tanımlayabiliriz. Kapital tarafından yıllar boyu sömürülen, kendi emeğine yabancılaşmış olanların bir araya gelip tek bir slogan etrafında toplanmasıyla başlayan özneleşme, aralarından birinin karşı tarafa geçmesiyle ya da bambaşka bir sloganla bitebilir.

“…gerileyişi de birkaç sene sonra hareketin eski sözcülerinden birinin yayınlanmış bir makalesinin başlığında simgeleştirilebilir: “Hepimiz proleter doğmadık.” Elbette doğmadık. Ama bundan çıkan sonuç nedir? Bu makalede çıkartılan sonuç, bir-olmayan-varlık olan bir “varlık”tan, kim olduğunun önemi olmayan bir bedensiz bir kimseyle özdeşleşmeden sonuçlar çıkarmanın olanaksızlığıydı. Oysa eşitliğin kanıtlanması, ya / ya da’nın tasımsal mantığını (yurttaş mıyız, yoksa değil miyiz?, insan mıyız, yoksa değil miyiz?..) “hem öyleyiz hem de değiliz”in yarı-taktiksel mantığına düğümler.”

Tüm bunlar ışığında “Devrimin mümkün olup olmadığı” sorusuna gelirsek;  Bahsettiğimiz ölçüde bir devrim, yani kitlenin uyanışı ve kapitale başkaldırması ancak ve ancak bir arada oldukları zaman eşitsizliğe başkaldıran insanlarla mümkündür. “Söyleyecek hiçbir şeyi olmayanlarla, konuşmayan kitleler arasındaki harika “birlik” söz konusuyken yaşanacak olan uyanış kısmi bir uyanış olduğundan ilk başta, kitleyi tamamen ötekileştirmek yerine onunla barış yapmalı, modern kitle toplumunun kapitalin kıskaçlarından kurtulabilmesi için hangi ödünleri vermesi gerektiğini görmemiz gerekir.

Salt teoride hareket edip, yok edilmesi gereken her şeyi bir bir sıralamak yerine modern toplumun ve belki de kapitalin yararlı yönlerini alıp, bunu kitlenin dahi hayali olan  -zira kapital, her zaman daha iyi bir dünya hayali satmıştır – daha iyi bir dünya için nasıl dönüştürülebileceğine bakmak gerekir. Devrim, her zaman teoride ve pratikte mümkündür fakat asıl yapılması gereken, ütopik bir hayalin peşinden koşmak yerine gerçeklerle yüzleşip varolan problemler üzerine gerçekçi bir bakış açısıyla eğilmek,  günümüz dünyasındaki her sorun karşısında Egemen ya da Kapital’i suçlayıp, işin içinden sıyrılmak yerine ikisiyle de barışık bir şekilde çözüm yolları aramaktır.

Aksi halde, karşıt kültürler kendi sahnelerinde oyunlarını sergileyip kitle üzerinde hiçbir etki bırakmadan uçup giderken, çarklar aynı şekilde dönmeye devam eder.

Hobbes “İnsan insanın kurdudur.” demiştir. Devrim, doğal durumu aşıp, insanın onu yöneten “Ben” duygusundan kurtulup, “Biz” bilincini kazanmasıyla başlar.

 

 

Deve, Aslan, Çocuk | TAKVA filmi ve sekülerlik üzerine

Günümüzde modern toplumların en temel sorunlarından birisi dinîn kişi, toplum ve politikayla olan ilişkisidir. Ülkemizde ise bu durum daha çok ideolojik endişeler ve kültürümüzün kayıtlı tarihinin başından çok daha eski zamanlara dayanan geleneklerle alakalıdır ve modernliğe attığımız ilk adımdan bu yana her zaman önemli sorunlarımızdan biri olmuştur.

 

“Zihin açıklığıyla yapılan işlere şeytan karışır.”

 

Nietzsche, insan yaşantısının toplumsal bir sistem tarafından belirlenmiş eski inançlar/değerler ışığında oluşturulduğuna inanıyordu. Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında ele aldığı ruhun dönüşümü kuramında, sistemin insanı yaşantısı içinde nasıl yönlendirdiğini şöyle açıkladı;

İlk aşama olan “Deve” yönlendirilmeye açık, aslına bakarsak yönlendirilmeye muhtaç bir yük hayvanıdır. Hareket etmek için birinden komut bekler, şekle sokulmaya, itaate uygundur. Aynaya baktığınızda ya da illüzyonlardan arınıp dünyayı görmeye başladığınızda çevrenizde ebeveynleri, eğitmenleri, iş verenleri sayesinde toplum kurallarına koşulmuş insanlarda onu görebilir, ona verilen komutların tarihçesini “Elalem ne der?” başlığı altında bulabilirsiniz. Bu noktada Kant’a dönüp,  “Aydınlanma Nedir Sorusuna Yanıt” isimli makalesinden bir alıntı yapabiliriz:

-ki bu bize sekülerizmin tanımının yolunu açacak ve neden gerekli olduğunu daha da net bir şekilde gösterecektir.-

 

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedeni de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.”

 

Belli bir yerden sonra deve kendini aslana dönüşmüş bulur. Nietzsche bunu dönüşüm olarak tanımlar, Kant ise “Sapere aude! ” der  “Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” Nietzsche’nin dönüşümü Aslan’ın, Ejderha’yla savaşması ve sonunda Çocuk’a dönüşmesiyle devam eder fakat biz o kısımları almayacak, Nietzsche’den diğer düşünürlere sıçrayacağız.

Yazının başında yaptığımız alıntıya dönelim;

Takva filminde Şeyh’in, müritlerinden birine verdiği öğüdü ele aldığımızda, kuşkusuz bu bize Nietzsche’nin Çileci rahibini anımsatabilir. Şeyh mantığın karşısındadır, dünyanın renklerini, Tanrı’nın insana verdiği zihni kullanmayı olabildiğince yasaklar. Hayat bir sınavdır ve ancak Takva sahipleri bu sınavı geçebilecektir. İyi- Kötü’yü kendi düşüncesinin eleğinden geçirmiş ve mutlak iyi ve mutlak kötü’yü tanımlamıştır. Buraya kadar sıkıntımız yok, sıkıntılı kısım şu ki, Şeyh kendi çıkarımlarını kitleler üzerinde uygular. Takva ancak onun izlediği yol sayesinde gerçekleşebilir.

“ “Şeriat kaldırılmamıştır” diye yazar Nathan Brown, “ yalnızca kişisel konum meseleleriyle, bir de açıkça ve kolayca kanunlaştırılabileceği alanlarla sınırlandırılmıştır.””  Modern zamanların gelmesi ve kültürlerin birbirine karışmasıyla daha da yaygınlaşan sekülerlik, dini ve yoğun din savunucularını belli bir alana hapsetse de kulaktan kulağa fısıldanan söz her zaman oradadır. “Seküler olan dindışıdır ve dindışı, günahtır.”  Ve günah her zaman cezalandırılır. – Fakat Tanrı tarafından değil, kendilerini Tanrı’nın eli olarak gören ve hüküm vermeye meraklı Tanrıcılık oyununun müdavimleri tarafından. Oysa kitaplar şöyle der “Yaratan ve kul arasına girilmez” Okumayı sürekli unuttuğumuz bu cümlenin yokluğu, unutulmuşluğudur belki de bize hüküm verme, infaz etme cesareti veren. –

Bu önyargıyı çeşitlendirebilir, günümüz dünyasından ve yaşadığımız ülkeden onlarca hatta yüzlerce örnek verebiliriz. Bugün yasaklanıp kitaplardan çıkartılan konulardan tutun, kitap ve filmlere kadar sürüsüne bereket örnekle yaşıyoruz. Elimizdeki kitaptan, üstümüzdeki kıyafete kadar birçok şeyle yargılanıyoruz, din içte değil, dışta yaşanıyormuş gibi.

Bu noktada şu soruyu soralım; Bir eylemi ya da bir söylemi “dini” ya da “seküler” yapan nedir?

“ “İçin olmak” durumuna ait olan müphemlik, daimi ve tedavisizdir; bunun ortadan kaldırılmasının tek yolu, ahlaki durumdaki “ahlaki” olanın ortadan kaldırılmasıdır.” diyor Baumann “Parçalanmış Hayat” isimli eserinde. Takva filminden yola çıkarak ilerlersek, bu durum önümüze şu şekilde çıkıyor.

Hayatını Tanrı’ya ve inandığı dine adamış olan Muharrem Efendi, iyi olmak için tüm varlığını tüketmektedir fakat Baumann’ın da bahsettiği gibi “Ahlaki yaşam sürekli bir belirsizlik içinde yaşamaktır.”  Film boyunca Muharrem Efendi’nin hayatındaki tüm boşlukları inancıyla doldurmaya çalışırken, yavaş yavaş zihnini bulandırışını izliyoruz. Zira cinsellik doğamızın reddedemeyeceğimiz bir parçası ve onu ne kadar yok sayarsak o kadar güçlü geri gelir. Film bize Muharrem Efendi’nin hayatın renklerinden soyutlanışının, zihninde yarattığı şiddeti anlatıyor da diyebiliriz. Bedenimizi kapattık, diyelim. Zihnimizi de kapatabilir miyiz? Kaçımız tertemiz bir zihne sahip olduğunu iddia edebilir? Kaçımız içimizde bağıran dürtülerden, kişiliğimizin yabani yanından kaçıp bu kaçıştan akıl sağlığını kurtararak galip çıkabilir.

Yönetmen bu noktada bize bir incelik yaparak bunu çok daha önce, filmin başında Muharrem dergâha girerken onun omzuna çarpan meczupla birlikte gösteriyor, filmin sonuna doğru ise bedensel ihtiyaçları yüzünden kendini suçlu hisseden Muharrem ve filmin başında onun omzuna çarpan Meczup’u bir havuzun karşılıklı köşelerinde görüyoruz. Suyun üzerinde ikisinin yansıması.

Sekülerlik bu evrede devreye giriyor, modernlikle birlikte hayatımıza giren sekülerizmde ıstıraba boyun eğerek kutsala erişme mantığı rafa kalkıyor. Dini inanç ve kutsal metinler artık sorgulanamaz olmadığından, daha doğrusu insanları dinin sınırları çizilmiş topraklarına zincirleyen bir düşünce sistemi olmadığından insan etrafına bakıyor ve asıl o zaman neyin ne olduğunu görmeye başlıyor zira Takva filminde de net bir şekilde gördüğümüz gibi, bir şeye körü körüne inanmak, bedeni – insanlığı sınırlamak, zihni bir kutu içine hapsetmek aklın yitip gitmesine neden olmaktadır.

Bilimsel bilgi dini inancın yerini aldığı ( yani, “gerçek” anlamda görünür kılındığı) için seküler değildir bu dünya; aksine, kesinlik olmadan yaşamak gerektiği, inananların bile demir atacağı sabit bir yer olmadığı, gerçek ile hayali olan birbirini yansıttığı için sekülerdir. Bu dünyada kesinlik siyasetinin imkânsız olduğu açıktır.” diyor Talal Asad. Bu sözü Muharrem’in hayatına uyarladığımızda gerçek anlamını daha net görebiliyoruz, daima iyi olmak için çabalamış ve hayatına beyaz dışında hiçbir rengi almamaya azmetmiş bir karakterin yavaş yavaş yitip gidişini anlatıyor bize.

Elimizdeki kaynakları değerlendirir, sekülerliği ilgili yönleriyle kavramaya çalışır ve bunu mevcut durumumuza uyarlamaya çalışırsak; Sekülerliğin dünyayı görmek için dini açıklamalardan ve kaynaklardan yararlanmayı bırakma eylemi olduğunu söyleyebiliriz fakat ne yazıktır ki ülkemizde bu durum, sahneyi hiç terk etmeyen tarikatlar ve kültürümüzün köklerine işlemiş olan gelenekler yüzünden sekteye uğramakta ve insanımızın üzerinde baskı yaratmaktadır.

Marx’ın dediği gibi “Din toplumların afyonudur.” bunu, Nietzsche’nin çilecilerinde de sokağa çıkıp etrafımıza baktığımızda da görebiliriz. Referans aldığımız film olan Takva’nın ana karakteri Muharrem bize bu uyuşmuşluğu net olarak göstermektedir. İnancı kullanılarak uyuşturulan Muharrem bir süre sonra kendi zihniyle bile çatışır hale gelir, öyle ki vicdanı ona durumu olmayan bir aileden kira almaması gerektiğini söylese de kendisini din maskesi altına saklamış olan tarikat tam tersini ister. Bu bağlamda sormamız gereken soru şudur; Sekülerlik neden gereklidir? Neden özellikle ülkemiz için gereklidir?

Olabildiğince açık olalım; Geleneklerle baskılanmış ülkemizde bir kurtarıcı bekleyerek yaşıyoruz. Bizi günahlarımızdan kurtaracak, doğru yolu gösterecek bir Mehdi’ye umut bağlamış durumdayız, bizim gibi etten kemikten olan insanların ağzına bakıp, inandığımız kitabı yorumlamalarını bekliyor, yorumlara göre hareket ediyoruz. İnandığımız şeyin kendisine göre bile değil. İlahi mesajın yüzyıllar önce bozulduğunun, fitnenin toprakta kök saldığının farkında bile değiliz ve yine biz, inandığımızı söylediğimiz kitabın bile ilk cümlesini dikkate almadan hareket ediyoruz.

“Oku”, “Sorgula” diyen kitabın tembel savunucularıyız, kitabın kopyaları raflarımızı beklemekte ve biz, kendilerini Takva sahibi ilan etmiş olanların elinde istedikleri yöne doğru yönelen, bazen can alan, bazen düzen bozan varlıklar olarak dine hizmet ettiğimizi düşünür haldeyiz. Kitabın ne dediğini önemsemiyor, açıp bakma zahmetine bile girmiyoruz. Evet, tüm bunlar ışığında en çok bizim için sekülerlik gereklidir, zira zehirlenmiş ve bozulmuş kutsal gözlerimizin önünden çekildiğinde göreceğimiz renkler dünyanın asıl gerçekliğidir. Yüceltilen çile ve ıstırap ancak ve ancak bugünümüzü ve dünya yolculuğumuzu zehir edecektir.

Eğer bilgi sahibi ve vicdanlı insanlar olabilirsek, köşesinde oturmuş ya da bir çerçevenin arkasından bize günahlarımızı söyleyen/ eyleme dökmemiz gerekenleri fısıldayan insanları inancımızın temeli yapmamamız gerektiğini de görürüz.