Kategori arşivi: İmgesel

Inanmısım kaybetmek esrarıdır olmanın

“inanmısım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmıs bir vasak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmusum kaybediyorum.
birlesmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
helvetius haklı, devlet saskın, piyanist kara
memleket sana ragmen ket vururken yarama
su çıplak çocuk su tüyük bürk sairi ben
-ve emir “kun” diyor; doguruluyorum-
“bu ülke”den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.”

Ama “rockcılar” herkes bılsın yanı|Gunahkarlar Turnede/ Tutkulu Notalar vd

Ülkemizde Elli Ton’la başlayan –günümüzde geçen- erotik roman çılgınlığı almış başını öyle bir gidiyor ki,  neresinden tutup yorum yapayım şaşırmış durumdayım. Birkaç ay önce, daha doğrusu ben yazmaya ara verip kendime biraz zaman ayırayım demeden önce bir mail almıştım. Bir okuyucu, erotik roman severleri eleştirdiğimi ve onları hor gördüğümü iddia ediyor. Herkesin kendi zevki olabileceğini söylerken, beni soğuklukla suçluyordu. – Yıpratıyorsunuz beni, yazık bana da.

Maili atan okuyucuya da söylediğim gibi ben erotik romanlardan pek hazzetmiyorum zira yanlış ellere geçebiliyorlar. Bunun dışında bazı romanlarda cinsel kısımlar o kadar yoğun oluyor ki kendimi “E tamam seks yaptınız, azıcık nefes alsanız da başka şeyler okusak” derken bulabiliyorum. – Neden okuyorsun peki, diye soranlara da kısaca “Ekmek parası” diyelim. – Kitap seçimlerinde pek romantik/duygusal/erotik seven bir insan değilim ben. Doz kaçınca, benim de keyfim kaçıyor anlayacağınız.

Günahkarlar Turnede serisinin kitapları elime tamamen tesadüfen geçti. Arkadaşı tarafından kendisine önerilen  kitapları internetten sipariş etmem için bana gelen kuzenim, kargo geldiğinde anneannesinde olunca kitaplar da benim güvenli ellerime kalmış oldular. İyi de oldu, onun yaşı İpek Ongun filan götürür.

Tutkulu Notalar’la başlayan serinin ilk kitabında-ki bu Tutkulu Notalar oluyor – romantik olarak tanımlanan –kime göre romantik?- Brian ve İnsan Cinselliği profesörü Mryna’ın hikayesi anlatılıyor. Kitabın barındırdığı cinsel sahneleri yerden yere vurmadan önce, yazarı ve kitabı okuduğum diğer örneklerden ayıran birkaç detayı vermeden geçmeyeceğim. -Çünkü sevgili okuyucu, ben adil bir insanımdır. Evet. – Elli Ton,  Sana Soyundumserinin ismini bilmiyorum, çaktırmayın– vs gibi serilerde atlandığını düşündüğüm bir konuydu detaylar. Karakterlerin geçmiş sorunları işleniyor fakat ince detaylara asla girilmiyordu. Bir hikayeye renk katan şey detaylardır. Eğer okuyucuya yakalaması ve zevk alması için ufak detaylar vermezseniz, hikayeniz tekdüze olmaktan ileri gidemez. – Gerçi okuyucu kitlesi olan genç yetişkinler ve onların pek yetişkin olmayan hormonlarını dikkate alırsak, kim ne yapsın hayata dair detayı değil mi? Benimki de laf. –

Yazar Olivia Cunning tam bu noktada kendini diğerlerinden ayırarak yüzümü gülümsetmeyi başardı. Hikayenin içinde onlarca detay var ve bu detaylar öyle hoş yerlerde, öyle doğru yerleştirilmiş ki kendilerini unutturmuyorlar.

Misal grubun gitaristi olan Brian, besteleriyle ünlü olan ve hatta Mryna’nın hayranlığını tam olarak bu şekilde kazanmış bir virtüözdür. Tutkularını notalara aktarabiliyor, bunu insanları mest edebilecek kadar iyi yapıyordur. Buraya kadar her şey normal, şişirilmiş yetenekleri ve özellikleri olan karakterlere alışığız. Bu gözler kadını elde etmek için hastahane satın alan karakter okudu, kolay kolay şaşırtamazsınız beni ey yazarlar. Karaktere gerçekçilik katan,  bir yerden sonra gerçek yapan detay ise şuydu. Brian, Mryna’yla sevişirken beste yapmaya başladı. Müziği duyduğunu, müziğin zihninin içinde aktığını söyledi. Bulduğu her yere karalamaya başladı, yazdı, çizdi, kendinden geçti. Bunu bizzat Brian’ın ağzından yazılmış olarak okumak isterdim zira bu halin nasıl bir hal olduğunu biliyorum. Bazen bir bakış, bir hareket ya da duyduğum bir sesle kelimeler zihnime akmaya başlar, karakterler oluşur, hikaye şekillenir. Bana düşen sadece onu uygun bir yere not almak ve vakit bulduğum an kağıda dökmektir.

Eğer duygulara bağlı bir iş yapıyorsanız, hissettiğiniz ve çevrenizdekilerin hissettiği her şey önemlidir. Çünkü algılarınız açıkken bir nevi sünger gibi hissedersiniz, duyguları, hissedilen her şeyi çeker ve özümsersiniz. Bu kelimelere, müziğe ya da görüntülere dönüşebilir, tamamen sizinle ve yaptığınız şeyle alakalı.

Geçelim.

Tutkulu Notalar’la ilgili yorumları okurken takıldığım bir nokta var. Bir adamın, bir kadına acı çektirmesini kabullenebilen hatta BDSM’e övgüler yağdıran okuyucular –ki açık bir şekilde BDSM’in kitaplarda okudukları gibi bir şey olduğunu düşünen bu insanların Marquis de Sade’dan haberleri olmadığı gibi, Pier Paolo Pasolini’nin filmi Sodom’da 120 gün’den de haberleri yok. Olsun. – bir erkeğin erkeklerden de hoşlanabileceğini kabul etmemiş ya da BDSM’de oldukça normal karşılanan grup ilişkilere tepki vermişler. Şey gibi biraz, ben seni seviyorum ama benim için x-y-z huylarını sevmiyorum.

 Yetiştiriliş tarzımıza  uygun değil, diyenlere bir yere kadar hak verebilirim ama Elli Ton okuduktan sonra BDSM’e ilgi duyan, araştırmalar yapan BDSM hakkında yazan erkek bloggerlara köle olmak için yalvaran –evet, evet sizleri tanıyor ve biliyorum sevgili genç hanımlar –  o güzel insanlar neden bu kitaptaki sahnelere sert tepkiler verdiler, burun kıvırdılar, ben o kısmı anlayamamış durumdayım. Birkaç yorumcu rock grupları çılgındır vs demiş, bu konuları böyle mi ele alacağız? Rock grupları çılgındır, bunlar hep çılgınlık yoksa normalde asla olmaz öyle şeyler, e peki. – Sizleri tarihimizdeki karanlık odalara alsak mı diye düşünüyorum. Oğlancılık aniden peydah olmuş gibi davranıyorsunuz ya hani-

Eric’in başkalarını izlemeye olan tutkusu az rastlanır bir özellik mesela değil mi? Trey’in biseksüel olması son derece sıradışı –çünkü biseksüellik de pek kabul edilebilir değil, bizler sadece iki karşıt cins arasında yaşanan cinselliğe övgüler yağdırabiliriz. Diğerleri pis-kaka şeyler. -Jace’in BDSM’le olan alakası… A-aa şimdi farkettim, arkadaşlar Jace’i kimse eleştirmemişti ya hu –yazar sırıtır-. E alıştık değil mi, kadınların tavana asılmasına, çat pat şaplaklara,kırbaça, kelepçeye artık umursamıyoruz. Korkum şu ki yakında eşlerinden veya sevgililerinden şiddet gören genç hanımlar bunu BDSM sanacaklar. Şiddetin hüküm sürdüğü topraklarda kendi çaresizliğimize fantastik bir boyut arıyoruz sanki. Tamam, tamam. Lafın özü, karakterlerin her birine kendilerine has özellikler verilmiş ve bunlar hikayenin içine uygun şekillerde iliştirilmişti.

Cinsellik fazla mıydı?

Çok.

Hoşuma gitti mi? Hayır, benim tekrar tekrar okuyacağım, delice zevk aldığım ya da bana ilham verecek nitelikte bir kitap değildi, elime geçmeseydi para da vermezdim ama yazara ve kitaba hakkını vermemiz gerekirse bugüne kadar okuduğum erotik romanlar arasında “En azından sevişmek dışında yetenekleri var” dedirten bir kitap oldu.

Bitirdim.

Sevgiler.

* Rockcı Serpil’i hatırlayan kaç kişi var acaba? (:

Bir başkaldırı hikayesi; 10 Yasındayım ve Bosanmak Istıyorum

Çocuk Gelinler hakkında ne yazsam eksik kalacak sanırım. Haklarında kaç yazı yazdım, kaç farklı yerde çocuk yaşında evlendirilen kızlar için insanlara dert anlatmaya çalıştım, inanın hatırlamıyorum. Sözlükler, bloglar, konuyu işleyen forumlar bir aralar her yerde vardım. Her yerde daha hayatın ne olduğunu bile keşfedememiş çocukların evlendirilmesine olan öfkemi dile getirmeye çalışıyordum. Başarabildim mi?

Bilmiyorum.

Birçok insan bu gibi konularda konuşulmasının ya da yazılmasının bir fayda sağlamayacağını çocukların yine evlendirileceğini, tecavüzcülerin ya da pedofillerin yaptıkları şeyleri yapmaya devam edeceklerini savunuyor. Onlara göre bu konularda yazmak ya da konuşmak zaman kaybından başka bir şey değil. Neden? Çünkü dünya dönmeye devam ediyor ve biz dünya dönmesin diyerek onu durduramayız.

Doğru, dünyanın dönmesini engelleyemeyiz ama dünyanın dönmesi bizim o düşünceyi yaymamızı engellemez, engelleyemez. Yazılar ve düşüncelerle bir insanın hayatını değiştiremezsiniz ama onu bunu yapabileceğine inandırabilirsiniz. Biz insanlar düşüncenin gücünün farkında değil miyiz gerçekten?

Cevap vermenize gerek yok, farkında olmadığımızı biliyorum.

Ülkenin dört bir yanından her geçen gün patlayan tecavüz olaylarına suskun kalırsak, yargının açıkça yaptığı adaletsizlik karşısında ellerimizi bağlayıp oturursak o kız çocukları mahkemeye çıkıp konuşmaya nasıl cesaret edecek? Bunu hiç düşündünüz mü?

Yoksa sizler de sıcak yuvalarınızda birkaç kez ah vah dedikten sonra günlük yaşantınıza devam mı ettiniz? Bir çoğumuzun yaptığı gibi.

Tecavüze uğrayan insanın kendini suçlu hissettiği bir ülkede yaşıyoruz. Maalesef biz insanlar ya da şöyle diyelim bizim coğrafyamızda yaşayan insanlar tecavüze uğrayan bir çocuğu/kadını/erkeği suçlamakta hiçbir sakınca görmüyoruz. Ergenliğe adım attıktan sonra kızı boş bırakırsan, başına fahişe olur mantığı hala sağlam zira. Aranızda buna itiraz edebilecek kimse yok değil mi?

Çıkan göğüslerimizden utandığımız, sırf belli olmasın diye kambur yürüdüğümüz ya da memelerimizin çıktığı söylendiğinde dehşetle reddettiğimiz zamanlar oldu, utanıyorduk. Neden? Çünkü mememiz vardı.

Meme. İki heceden oluşan bir kelime, kadın cinselliğinin en büyük sembollerinden biri.  Meme. Bir zamanlar utanç kaynağımız, belli bir yaştan sonra kısıtlanmamızın altında yatan sebep ve meme, başımızın belası. Başımıza türlü türlü iş açan.

Meme, Tanrının bize armağan ettiği. Yeni nesilleri doyurduğumuz kutsal kaynak.

Ben şanslı olan kesimdendim. Oyuncak bebeklerimle oynayabildiğim, istediğim şeyi giyebildiğim, istediğim yere gidebildiğim, istediğimle konuşabildiğim bir çocukluk yaşadım. Çocukluğumu doya doya yaşadım ama ne yazık ki bu tüm kız çocukları için geçerli değil. Ülkemizde ve dünyada çocuk yaşında, kendilerinden onlarca yaş büyük adamların altına yatmak zorunda olan çocuklar var. Hayatlarını yaşayamadan çöpe atan, belki ileride zevk alabilecekleri her şeyden tiksinen ve bir eşyaymışçasına değer biçilen çocuklar.

Nojoud Ali bunlardan biri. Yaşından beklenmeyen bir cesarete ve inanca sahip bir çocuk. Ona zorla sahip olan adamın altında renkleri unutmamış bir çocuk, kadının anlamını bilmeden kadın olmuş bir çocuk.

Martı yayınlarından çıkan kitabın dilinin çok etkileyici olduğunu söyleyemem fakat siz de anlarsınız, böyle bir kitapta edebi bir dil kullanmak son derece gereksiz olurdu. Henüz 10 yaşında olan ve eğitimini yarıda kesmiş bir çocuğun ağzından ağdalı cümleler dökülmesini bekleyemeyiz değil mi?

Yazılacak ne var diye düşünüyorum, kitap hakkında birkaç yorum yapmayı istiyorum ama elimden bundan ötesi gelmez sanırım. Bir hayat hikâyesinden bahsediyoruz; meydana geldiği toprakları aşıp tüm dünyaya yayılan, başka çocuklara da umut olan bir hikayeden. Cesaret veren, hala iyi insanlar olduğunu haykıran bir kitaptan. Daha ne yazılabilir ki?

Bu ağlanacak bir hikaye değil. Bu çocukların kaderine ağlamak son derece gereksiz bir eylem zaten, ağlayacaksak bu durumda olan çocuklar için bir şey yapamıyor oluşumuza ağlayalım. Onların hikayelerine değil. Zira çocuk gelinlerin gözyaşlarımıza değil, desteğimize ihtiyacı var.

Dünyada iyi insanlar olduğunu bilmeye ihtiyaçları var.

Yazan yine coştu |Grey, Emerson, Cross vd.

Eğer edebiyatı seviyorsanız, edebiyatla haşır neşir olmak son derece zevkli bir iş.

Bu cümlede odaklanmamız gereken kelime ise “Edebiyat”. Son zamanların modasını biliyorsunuzdur.

Erotik romanlar her yerdeler.

Yayınevlerini takip edenler varsa, yemeyip içmeyip erotik-romantik kitaplar çıkarıldığını farketmiştir zaten. Bunlar hep benim şu meşhur Türk filmindeki gibi çuvala koyup duvardan duvara sektirdiğim  Tonton serisinin başının altından çıkan işler biliyorsunuz . E okunuyor ki insanlarda yeni kitaplar çıkartma peşine düşüyor, diyorsunuz değil mi?

Haklısınız.

Çünkü zaman ne kadar ilerlerse ilerlesin, tas da aynı, hamam da. Kadın milleti olarak muhteşem erkek tanımımız pek değişmiyor.  Yakışıklı-Zengin-Güçlü- Fiziği Düzgün (Üçgen vücut, bolca kas, uzun boy)-Yatakta çok iyi- Sevince yavru köpek haline gelen ve sevdiği kadın için her şeyi göze alabilecek erkekler vazgeçilmezimiz. Romantik furyanın anneannelerinden olan Barbara Cartland’ı bilir misiniz? – Ki çoğunuz bilmezsiniz ama olsun – Romanlarındaki erkek karakterleri? Centilmen ve her ne olursa olsun istediklerini elde eden şu lordlar hani.

Ya da şöyle soralım, romantik olarak sınıflanan kitapların kaçında erkek karakterimiz tüm bu özelliklerden mahrumdur? Göstereceğiniz örnekler bir elin parmaklarını geçmez, çünkü öyle adamlara her gün rastlıyoruz. O tarz adamlar –güzel özelliklerden mahrum, normal adamcıklar- fantezilerimizi süslemiyor, süsleyemiyorlar. Sokakta görebileceğimiz adamları neden hayal edelim ki, değil mi?

Romanlar beynimizi uyuşturuyor, öyle ki gerçek hayatlarımızda bize yapılsa kıyameti koparacağımız şeylerin hayalini kurar hale geliyoruz. Saçma sapan şeylere gülümseyip iç çekiyor, öyle bir anımız olsun istiyoruz. Hayatında 1 km koşmamış ya da alışveriş torbası dışında ağırlık bile kaldırmamış olan bir kadın Bay Grey gibi bir adam hayal ediyor.  Adam onu iplere asınca da Cüneyt Arkın’ın gaza gelip kolunu kopardığı sahnede sallanan kol gibi sallanır kolları herhalde.

Romantik seriler uyuşturucu gibi, saçma sapan görünen ve başta kahkahalarla güldüğümüz şeylere bağımlı olabiliyoruz. En basitinden örnek verelim.

Geçen gün elime bir beyaz dizi geçti. Adını hatırlayamıyorum,  kadın kahramanımız sevdiği adamın onu aldattığını sanıp ondan kaçtı ve bir hastanede çalışmaya başladı. Erkek karakterimiz durur mu? Durmaz, durmaması gerekiyor zaten. Ehh başlarım böyle aşkın ızdırabına, deyip başka bir kadına gitse olmaz zaten okuyucu olarak ayıplarız onu. Mükemmel erkeğin doğasına aykırı bir hareket o, mükemmel erkek kadın ne yaparsa yapsın  “Olsun, o kadındır. Yaptığı her hata affedilir, salaklık etse bile peşinden gidilir” mantığında olacak bir kere.

Neden?

Çünkü biz kadınlar narin varlıklarız. Her alanda eşitlik diye bir yerlerimizi yırtarken, konu aşk meşk olaylarına gelince kurttan ceylana geçiş yapıyoruz. Nazlı bir ceylan gibi seke seke etrafta gezinmek istiyoruz.

Yerseniz, bu böyle.

Neyse, adam gitti hastaneyi satın aldı. Hem yakışıklı, hem aşık, hem de koskoca hastaneyi alacak kadar zengin. Vay canına sevgili okuyucular! –Yalnız adam hastane satın aldı ya ben o yazarın ellerinden öperim–  Tabi bir orta yol buldular, kadın küçücük bir dedikodu yüzünden hiç sormadan/konuşmadan terkettiği adama hemen o anda – hastaneyi satın aldı adam, olsun o kadar- inandı. Mutlu oldular vs vs. Bu tarz örneklere sıkça rastlıyoruz değil mi? Kadınlara acı vermekten hoşlanan adamlar tüm ilgi alanlarından vazgeçip aile babası oluyorlar.  Zengin adamlar hizmetçilerine, patronlar sekreterlerine aşık oluyorlar. Köşe başında çarpışan ikili ruh eşi çıkıyor. Düşünceli profesörler –ki olağanüstü yakışıklı ve genç bir profesörden bahsediyoruz. Bizimkiler gibi kel, göbekli vs adamlardan değil-  aşık oldukları öğrenciyle yatmamak için kendilerini zorluyor, ancak o mezun olunca kızı yataklarına alıyorlar.

Bu –bence- bir tür inanma çabası, dünya öyle bir hale geldi ki çaresiz bir şekilde sevginin gerçekten var olabileceğine inanmaya çalışıyoruz.

Sokakta başlayıp, yatakta sonlanan ilişkilerimizin süreceği hayali bu. Bir adamın karşımıza çıkıp, yeri göğü sarsacağını dünyamızı tepetaklak edip bizi kollarına alacağını hayal ediyor, içten içe diliyoruz.  Her gece yatarken istemsizce kurduğumuz hayaller gibi. Karşılıksız ve sonsuz bir sevgi isteği bu, başka bir şey değil.

Buraya kadar gayet olumlu aslında, hepimizin hayallere kapıldığı anlar oluyor, insani bir durum bu .Benim çene yorduğum konu ise bambaşka, Elli Ton serisi çıktı. Bilmemkaç bin sattı, yeri göğü oynattı vs vs. Peki şimdi şu soruyu cevaplayalım; yetişkinlerin okuyabileceği tarzda bir kitap olduğu kitabın arka kapağında minicik bir notla belirtilmiş olan ve her yerde “erotik roman” olarak boy boy reklamı yapılan bu romanı kimler aldı.

Çoğunlukla ergenler.

Buraya kadar tamam, iş tonton serisiyle kalsaydı çıtımı çıkarmazdım ama bir gerçek var. Bir şey çok sattığında, hemen suyu çıkıyor.  Siz de farketmişsinizdir, erotik roman bolluğu yaşıyoruz son günlerde. Sadece yabancı dilden çeviriler değil, yerli yazarlarımızdan da aykırı kitaplar çıkıyor.

Dul ve sıkıcı bir hayatı olan ev kadınları gizli günlükler bulup, fantazilerin ağzına terlikle vuruyorlar. Heyecanı birbirinde arayan çiftler türlü türlü etkinliklere katılıyor, farklı fantazilere soyunuyorlar vs vs. Detaylandırmaya gerek yok sanırım, piyasayı azıcık takip eden biri neler olup bittiğini görebilir zaten.

İpin ucu kaçtı ve ülkemizde şeker portakalı sakıncalı – son derece ciddiyim- bulunabilirken, çocuk yaştaki –evet, 15-18 yaş arası insanlar da çocuktur ve benimle aksi hakkında tartışmak isteyen herkesle tartışabilirim– bünyeleri farklı yönlerde etkileyebilecek bu tarz eserlerde açık seçik bir yaş uyarısı olmaması kimsenin umurunda olmuyor.

Bir tür teşvik taktiği ise baştan belirtelim; o kitapları okuyan insanların zihinlerinde evlenip çoluk çocuğa karışalım düşüncesi belirmiyor. Herkes bunu bilsin de öyle hareket edelim ya da durun, bir dakika ya, lisede evlilik serbest olmuştu değil mi?

Ben niye konuşuyorum ki burada boşu boşuna okuyun-okutun bilgilenin yavrucuklarım.

Kız Kurusu No:1

27 Şubat Çarşamba 01:24 de yazdı.

❝İnsanı mutlu kılabilecek tek bir şey düşünebiliyorum;
yeni başlayan biri olmak.
Yüzyıllar uzunluğundaki trenin ardından ilk sözcüğü yazan biri.❞

Rainer Maria Rilke