Kategori arşivi: Görsel

Womb| Aşk, başkaldırı, çaresizlik üzerine| Rebecca

Bir kadın, bir adamı ne zamana kadar sevebilir?

Womb’a uzaktan bakarken soracağımız sorulardan biri bu olabilir. Zira film her şeyden öte ve hepsinin temelinde bir kadının, bir adamı sevmesinden ilerliyor gibi görünüyor ilk başta. Bir kadın, bir adamı seviyor ve olaylar gelişiyor.

Klasik hikayede öyle olur değil mi? Kadın, adamı sever. Ayrı düşer ve yeniden birleşirler, sonra adam ölür. Kadının acısını ve bir süre sonra düzenin ona sunduğu seçeneklerden birinin gölgesine altına girmesini izleriz. Rebecca köşesinde dursa, insanların üstüne gelmesini izlese, olaylara karşı tepkisiz kalsa tam olarak bunu söyleyebilirdik fakat Rebecca köşesinde oturmayı seçmedi. İşte Womb’u diğerlerinden ayıran iyi/kötü özelliği tam olarak bu kısımda karşımıza çıkıyor.

Rebecca beklemedi.

Ya da bekledi fakat bekleyişi beklenen tarzda değildi. Beton yığınının arasından fırlayan otlar ya da Odysseus’un güzel eşi Penelope gibi. Sahi bilir misiniz o hikayeyi?

Odysseus’un eşi Penelope’den, kocasının ortadan kaybolması ve herkes tarafından ölü kabul edilmesi sonrasında beklenen yegane şey evlenmesi ve ülkeye yeni bir erkeğin hükmetmesine izin vermesidir. Zira onun görevi budur, düzen ondan sadık ve çalışkan bir eş olmasını istemektedir. Düzenin, dolaylı yoldan bir erkeğin gölgesinde büyümek zorundadır. Hikayedeki ilk dönüm noktası Penelope’nin elindeki dokuma bittiğinde evleneceğini söylediği andır.

İsteği kabul görür. Talipleri onun dokumasını bitirmesini beklemeye başlarlar ve Penelope, gündüzleri dokuduğunu geceleri söker. Bu devinim sayesinde kendine aitliğini meydana getirir. Hiç kimsenin gölgesinde büyümek zorunda kalmadığı kendi mekanını yaratır. Sarayının o küçük, o ve görevleri için ayrılmış kısmında Penelope kendini herkesten ve her şeyden soyutlayıp kendi dünyasını kurar.

Ve siyah camda Rebecca.

Düzen onu dışladığında bir deniz kenarına gidip orada, kendi kendineliğinde, oğlu/sevgilisi ve kendi için yeni bir dünya kuran Rebecca…

Yorumlamanın, yorumcuya verdiği keyfilik payından aldığım kuvvetle; ben Rebecca’ya bakarken, onun hakkında düşünürken aşık bir kadın göremediğimi itiraf ediyorum. Sahneye girdiği ilk andan, yatakta uzanıp hafifçe gülümsediği son ana kadar Rebecca’nın aşktan çok daha öte ve aslına bakarsak çok daha can sıkıcı bir hikayesi varmış gibi geldi bana.

Hikaye süresince babasından neredeyse hiç bahsedilmeyen, sevgilisi hayattayken bile onunla yakınlaştıkları anlarda cinselliğini keşfetmek yerine derin bir sevgi arayışı içinde olan, etrafına donuk hatta boş gözlerle bakan ve ilk canlılık belirtisini sevgilisinin klonunu doğurmak istediğinde gördüğümüz bir Rebecca izledik.

Erkek imgesinde tasarlanan kadın figürüne bakacak olursak, Rebecca’nın seçebileceği birkaç yol vardı. Ona ayrılan, onun için tasarlanan mekanda sessizce acısını çeker ve sevgilisinin ardından ölüme yürüyeceği anı bekler ya da tüm bunlar olurken, kudretli bir erkek figür tarafından kaderi yeniden çizilebilirdi. Genel geçer dünya düzenine göre beklenti bu yöndedir.

Tam da bu noktada Rebacca, ördüklerini sökmeye başlar. Klonların ve klon ailelerinin toplum tarafından dışlandığını bilmesine ve tasarladığı eylem basit bir klonlama eyleminden çok daha karmaşık olmasına rağmen o adımı atar.

Sevgilisine yeniden hayat vermek için, onu rahmine alır. Orada büyümesine, içine kök salmasına izin verir.

Dolandırdığım konunun asıl sorusu şu; Rebecca bunu gerçekten aşk için mi yaptı?

Bu hikaye “Bir kadın, bir adamı sevdi” hikayesi mi? Yoksa bir kadın çocukluğunda çok çok kötü şeyler yaşadı, sonunda bir adama güvenebildiğinde onu kaybetti ve ona yeniden bir yaşam vermek istedi hikayesi mi?

Film boyunca neredeyse her sahnede düzenin onun için kurduğu kafeste yaşamamak için başkaldıran, kendine ait bir mekan yaratan Rebecca’nın motivasyon kaynağı gerçekten aşk mıydı? Bilemiyorum. Bu başkaldıraya, düzeni tersine çevirme, dünyanın köklerine kadar işlemiş olan tabulara karşı çıkmanın tek sebebinin aşk olabileceğine inanmıyorum belki de.

Uzun lafın kısası Womb, sakinliğinde binlerce soru barındıran, tabuları usulca yere seren fakat tüm bunları büyük bir ustalıkla hallettiği için sonuna kadar rahatsız hissetmek için fırsat bile bulamadığımız filmlerden.

Aşk için ölünür ya da yeniden yaşam verme riskine girilir mi, bilemiyorum fakat filmin başından sonuna kadar Rebecca’nın sessiz fakat güçlü direnişinin, geçmişinden getirdiği acılara sakince meydan okumasının kesinlikle izlenmeye değer olduğunu söyleyebilirim.

Yapılır mı bu? – Bel Ami

Fransızca dudaklarınızdan akıp, sözcükler zihninizin içinde yankılanırken okuduğunuz şeyden ürkebilir fakat kitabı elinizden bir türlü bırakamazsınız. Saçma gelebilir, bunalabilirsiniz ama gözleriniz sözcüklerden ayrılmaz. Bunun sebebi merak mıdır? Yoksa öykücünün büyüsü mü, kimse bilemez.

Guy de Maupassant çoğumuzun aklına lise yıllarında gördüğümüz edebiyat dersinde “Olay Öyküsü” işlenirken girdi. Sistemin kurbanı olan zihinlerimiz onun ismini hikâyeleriyle değil de nasıl yazdığıyla ilişkilendirdi.

“Maupassant öykülerinden birkaç örnek verir misin?” dediğimizde, hiçbir kaynaktan yararlanmadan iki-üç hatta bir örnek verebilecek “normal” bir öğrenci tanımıyorum. Okumadık çünkü. Fransızca ’ya ilgi duyana kadar ben de okumamıştım. Olay öyküsünün diğer adı Maupassant tarzı öyküydü zira dünyadaki temsilcisi bu adamdı. Bitti, bu kadar.

Sinema dünyasının edebiyat eserlerine yoğunlaşması beni mutlu eden bir gelişme zira romantik-komedilerden ve kendini tekrarlamaya başlayan korku filmlerinden sıkılmış durumdayız artık. Gelişen teknoloji bizi ve hayal gücümüzü tembelleştirirken, eskileri hatırlamak kesinlikle iyi bir çözüm.

2012’nin uyarlama filmlerinden biri olan Bel Ami, üstte bahsettiğim usta öykücü Maupassant’ın ünlü romanlarından biri. Romanın sinemaya uyarlanacağını ilk duyduğumda Georges rolüne yakıştırdığım adamları saymaya kalksam hepinizi depresyona sokar; Pattinson hayranı genç kızlarımızın eleştiri oklarını üstüme çekerim.

Gerçekten güçlü bir kadrosu olan filme -Kristin Scott Thomas, Uma Thurman, Christina Ricci-, Robert Pattinson gibi yetenek fakiri bir adamı almak Twilight rüzgârından etkilenmekten başka bir şey değil benim gözümde. Zira emekli vampir Robert, rol yapmayı kazık gibi durup abuk subuk bakışlar atmak olarak tanımlayan bir kardeşimiz. Vampirken bu hallerini “Hormanları etkisinde fazla kalmış Bella’nın karşısında ne yapsın çocukcağız, nefsine hâkim olmaya çalışıyor. Kasıyor kendini…” diyor, kabulleniyorduk ama bu filmde bu karaktere gitmemiş o haller. Olmamış.

Başrol oyuncusunda yapılan hatalı seçimin üstüne, yönetmen ve senaristin de filmle hiç ilgilenmemiş olması, filmde kıyafetleri ve müzikleriyle gerçekten güzel bir şekilde işlenmiş olan dönemi de kapatmış. Filmin konusuna gelirsek;

Kuzey Afrika’daki askerliğini geride bırakarak Paris’e gelen Georges Duroy, beş parasız bir hayat sürerken tesadüf eseri askerlik arkadaşlarından biriyle karşılaşır ve hayatı değişir. Çulsuz fakat yakışıklı bir genç adam olan karakterimiz; sosyete kadınlarının aklını başından alacak ve hırsları konusunda sınır tanımayacağını herkese gösterecektir.

* Pek sevgili Pattinson’a haksızlık etmek istemem zira bazı fotoğraflarında kendisini fazlaca yakışıklı buluyorum ama bu filmde kendileri “Bel Ami” olamamış :/ Keşke onun yerine Henry Cavill, Jamie Dornan tarzı adamlar koysalarmış.

Velsahıl-ı kelam filme notum 3/10