Kategori arşivi: Görsel

Evlilik programları ve değişen önceliklerimiz : “Ustume yapar mısın?”

 

 

Kuzenim gündemden Flash Tv ve Samanyolu Tv kanallarını izleyerek uzaklaştığından, zap yaparken –yine halay mı çekiyorlar acaba?, sorusuyla- Flash Tv’ye mutlaka uğruyorum. Bu gece, izlediğim dizinin yüklenmesini beklerken rastladım Ne Çıkarsa Bahtına isimli güzide programımıza.

“Ay ben kesinlikle izlemiyorum öyle şeyleri, zap yaparken rastlamasam haberim bile olmaz” yalanı söylemeyeceğim. Sadece belgesel izlerim geyiğine hiç bulaşmayacağım, çocukluğu ve babasıyla geçirdiği her anı belgesel izleyerek geçen bir insan olarak yalnız vakitlerimde saçma sapan şeyler izleyebiliyorum.

Türk televizyonlarının evlilik programlarını keşfetmesi Flash TV ve Esra Erol sayesinde oldu, diyebilir miyiz? İnanın bilmiyorum, konu hakkında bildiğim tek şey Esra Erol’un bir zamanlar televizyonumuzun en neşeli kanallarından biri olan Flash TV’de çalıştığı, bir de böyle saçma sapan bir formatın yalnızca Flash TV’den çıkabileceğini düşünmem.

Açık konuşmak gerekirse oturup kırk yıl düşünsem, aklıma evlilik programı yapmak gelmez.

İzdivaç programları birçoğumuzun eleştirdiği, eleştiren çoğunluğun %90’lık kısmının vakit buldukça takip ettiği yayınlar oldu, bu reddedemeyeceğimiz bir gerçek. Arkadaşlar biz neden yerimizde sayıyoruz?, sorusunun cevaplarından biri dahi olabilir.

Başlarda insanların son çare olarak gördüğü, genellikle boşanmış ya da yaşı geçmiş insanların çıktığı programlarda şimdi yaşıtlarımı hatta benden genç insanları görüyorum. 18-19 yaşlarında genç kızların ekrana çıkıp, evi geçindirebilecek, iyi bir maaşı olan, bakımlı vs. birini araması sadece bana garip geliyor olamaz, değil mi?

Önceki gün, bu tarz programlar üzerine açılan bir sohbette tartıştığım bir arkadaşım “Belki de güvenmek istiyorlardır” dedi “Sen izlemediğinden bilmiyorsun ama o programlarda karşındakini kandırma gibi bir şansın yok. Televizyonda gören biri bağlanıyor hemen yayına”

İnsan yeter ki istesin, demek yerine onayladım onu. Hala anlamış değilim. Orta yaşlı insanları geçelim, genç bir erkek ya da kadın… Durun durun değiştirelim, 18-19 yaşlarında hayatının en güzel dönemlerinde olan bir genç kız neden evlenmek ister? Her şeyden önce bunun altında yatan sebebi anlamak zorunda değil miyiz?

Çok aşıksındır, uzun bir süredir biriyle birliktesindir ve artık evlenmek gerektiğini düşünüp; bu ülkede evlenmekten başka şansımız mı var arkadaşım?, dersin. Akıl erdirememekle birlikte anlamaya çalışırım. Zira sokakta birbirine sarılmış çift görünce dellenen bir milletiz biz. Aşık olmak, sevmek- sevişmek istemek gibi insani eylemleri anlamakta güçlük çekiyoruz. Sevdiğine sarılsan gençliğin gittiği yön sorgulanıyor. Batının ahlaksızlığından dem vuruluyor. Üstüne bir de onlarca güzel sıfata sahip oluyorsun. Namus bekçisi o kadar çok ve namus anlayışının sınırları o kadar geniş ki namusun ne olduğunu unutuyor insan.

Fakat hayatının en güzel dönemlerini doya doya yaşamak varken, evlilik denilen deli saçması olaya balıklama dalanlara akıl sır erdiremiyorum. Otur anne babanın yanında ya da kendi evinde hayatın keyfini çıkart be canım, evlilik neyine? Ben 19 yaşındayken kendi kendimi zor doyuruyordum, bırakın evliligi. Çok güzel, dudak uçuklatacak bir şey sanki. Gör çevrendeki çiftlerin halini.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım programlar kurgu mu yoksa gerçek mi, bilmiyorum. Oraya çıkmayı tercih eden insanlara herhangi bir lafım yok. Cast ajansından toplama diyenler olduğu gibi, onlar normal, halktan insanlar kardeşim diyenler de var. Bilmiyorum, araştırmadım, araştırma gereği duymadım. Benim ilgilendiğim kısım programa çıkıp eş arayanlar da değil zaten.

Benim ilgilendiğim kitle, izleyiciler. Televizyonlarımızı kuşatan bu “Emeklin var mı?” programlarını 7-70’e, okuma yazma bilmeyenden-iki üniversite bitirmiş insana kadar herkes izliyor mu?

İzliyor.

Ahlak, namus, ıvır zıvır diye yırtınan teyzelerimiz ekran başına kurulup tüm değer yargılarını zigonun üstüne bırakıyorlar mı?

Bırakıyorlar.

İşte benim saplanıp kaldığım nokta tam olarak bu.

Ne demiştim yazının başında, az önce Flash Tv’de duyduğumda neredeyse boğulduğum bir diyalog yaşandı. Erkeğimiz nispeten genç, borçları var. Kendi hayatını bir şekilde kazanmaya çalışıyor. Birikimi var, sigortasını ödüyor ama çalışmaktan pek hoşlanmıyor. Bu yüzden sigortasını ödeyecek, ona bakabilecek, emeklisi, evi ve arabası olan bir hanımla evlenmek istiyor.

Bunu oturup izleyen, normal karşılayan hatta ve hatta talip olan insanlar var. Eleştirmiyorum, elbette bir kadın bir erkege bakıp, ihtiyaçlarını karsılayabilir. Ülkemizde pek alısılmayan bir durum olsa da, tamamen tercih meselesi. Benim takıldığım nokta, bu tarz şeylerin alenen söylenmesi. Bir kadının kalkıp maaş sorması ya da aynı isteklerde bulunması kadar itici geliyor bana bu tarz şeyler. -O tarz programlardaki kriterlerin geneli bana itici geliyor o baska. Manavdan elma mı alıyoruz? Çürüğü olmasın, ekşi olsun, irice olsun vs vs.

Bizler televizyonlardaki güzel kızın, daha az hoş görünen kıza tercih edildiği filmler/dizilerle büyüdük. Sevdiğimizi öpmenin bile ayıplandığı bir dönemi yaşadık.

Şimdiki nesil, insanların birbirilerine maddi durumlarına bakarak yaklaştığı; erkeğin çoğunlukla dış görünüşe, kadının ise cüzdanın kabarıklığına önem verdiği gerçeğiyle büyüyor. Normalde 1-2 yıla yayılacak aileyle tanışma-nişan-düğün vs gibi etkinliklerin 15 güne sığdırılmasının oldukça olağan olduğu bir dönem yaşıyorlar.

Tüm bunlardan sonra hala evlilik kutsal, çocuklar geleceğimiz, ahlak aşırı önemli değil mi?

Oturup bir daha düsünsek iyi olur sanki, kutsal dedigimiz, ugruna sokaklarda yırtınıp, tanıdıgımız ya da hiç tanımadıgımız insanların gururunu/gelecegini paramparça ettigimiz her seyin icine ettik gibi.

Neyse.

Bir sözlük kullanıcısı, bu tarz programlardaki görüşmelerde zaman sınırlaması olsa maddi sorular yüzünden –Ne kadar maaş alıyorsun? Evin var mı? Araban var mı? Sigorta?- insanların birbirlerini adlarını dahi soramayacağını yazmıştı. Okurken siz de ona hak vermiyor musunuz?

Kım korkar koca, sarısın kurttan? : Bıtten

 

Syfy’ın yeni dizisi Bitten, Kelly Armstrong’un Women of the Otherworld kitabından uyarlanan bir dizi.  Bir ısırıkla dünyası ikiye bölünen Elena, kaçıp kurtulduğunu sandığı vahşi yönünü, evinin olduğu bölgede işlenen cinayetler yüzünden yeniden ortaya çıkartmak zorunda kalıyor. Bla bla bla

Bitten, biraz da “Twilight’ın olayı bitti arkadaşlar, Teen Wolf tutuyormuş bu aralar hemen kurtlara yönelelim” düşüncesinin kurbanı olan bir dizi. Bildiğiniz gibi vampirler bir süreliğine tabutlarına kapatıldılar, yerlerine kurtlar ve uzaylılar bakıyor. Uzaylılar artık E.T ya da Çılgın Marslılar’da gördüğümüz gibi eciş bücüş değiller.

Henüz iki bölümü yayınlandığından dizi hakkında da fazla atıp tutamayacak, iyi ya da kötü diyemeyeceğim ama diziden şahane bir kurtadam efsanesi çıkacak gibi durmuyor. Kaldı ki bugüne kadar okuduğum ya da izlediğim kurtadam romanından zevk almışlığım da yok. Kimse oturup, bol kanlı, çatışmalı, kurtların doğasını ortaya koyan şeyler çekmiyor. –Hayır, şiddet bağımlısı değilim. Sadece her yerde çarpıtılmış bir romantizm görmekten bıktım.

Dizi göze hoş gelen erkek karakterleri ve uyarlama olmasının verdiği güvenceyle iyi bir çerez dizi olacak gibi duruyor.

Bildiğim kadarıyla Kelly Armstrong’un ülkemizde yayınlanan bir kitabı da yok. Artemis’in bir kitabın haklarını aldığı söyleniyordu ama onun hakkında da bir malumatım yok.

Genç fantastik olayını seviyorum ben arkadaşım, vaktim bol bir bakarım diyorsanız izleyin derim yine de.

 

 

Arrow S01E01| Yeşil Baklava… Pardon, Yeşil Ok

Smallville’i sevmezdim.  İzledim mi, ilk sezonunu DC’i sevmemden ötürü izledim yalan yok ama genel olarak diziyi ve Superman’i canlandıran Tom Welling’i pek sevememiştim. Lana Lang karakterine ayrıca gıcıktım orasını hiç karıştırmayalım.  Konumuz yaşıma başıma bakmadan uğruna akrostişli aşk şiirleri yazdığım Henry Cavill’in canlandırdığı yeni Superman değil, yanlış anlaşılmasın.

Konumuz yayınlanan posterini gördüğüm ilk an, Stephen Amell’in karın kaslarına odaklandığım Arrow dizisi ki kapitalin şu “sex satar” zımbırtısını ve bedenler üzerinden giden satış politikasını pek sevdiğim söylenemez. Bilen bilir, bilmeyenler şimdi öğrenir. Ben sıkı bir çizgi roman hayranıyımdır. DC kahramanlarını da ayrı bir severim, nedenini hala tam olarak bilmiyorum. Geçelim bunları da ben yavaş yavaş konuya geleyim. Arrow’un ilk bölümü yanlış hatırlamıyorsam iki-üç gün önce yayınlandı. İşlerimden dolayı diziyi bugün izleyebildiğimden ben her şeyin bugün başladığını kabul edip – çünkü neden öyle yapmayayım -, atıp tutmaya başlayacağım.

Hazır mıyız?

Olsun,olmasanız da olur sonuçta ben konuşmayı seviyorum.

Green Arrow, olaylara bakış açısı ve mizacıyla –çizgi romanlarda- benim çok sevdiğim karakterlerden biriydi. Parasını suçlularla savaşmak için araç olarak kullanmasıyla Bruce Wayne’e benzeyen/benzetilen DC karakteri Superman vs gibi insanüstü güçlere sahip değildir. Uçamaz, bakışlarıyla demiri kesemez, hatta eliyle parmaklıkları bile bükemez. Dediğimiz gibi onun insanüstü bir gücü yoktur, cebinde olan tek şey adada mahsur kaldığı 5 yıl boyunca geliştirdiği okçuluğudur ki birçok hayran onun bu yeteneğinin insanüstü bir güç olarak kabul edilebileceğini söyler.

Yeni sezonun en merakla beklenen dört dizisinden biri olan uyarlamada hikayenin bu kısmına dokunulmamış. Yani Oliver Queen karşımıza süper güçleri olan bir kahraman gibi çıkmıyor. O parası olan ve şehrini içinden düştüğü bataktan kurtarmaya çalışan genç bir adam. Buraya kadar tamam mı?

Dizi Oliver Queen’in yani nam-ı diğer Green Arrow’un sığınmak zorunda kaldığı ve 5 yılını geçirdiği adadan kurtulması ve eve dönmesiyle başlıyor. Zamanın en hızlı çapkını olan Oliver’ın şehre dönmesinin belli bir sebebi var.

Şehri suçlulardan temizlemek!

Süper kahramanların hoş bir özelliği var. İçleri temiz bunların, parası olan parasını şehri kurtarmak için kullanıyor. Süper güçleri olanlar da hayatlarının büyük kısmında iyi çocuk, ardından da süper kahraman oluyorlar. Superman dediğimiz Clark Kent dur bir üfüreyim de donsun poposu dememiştir kimse için misal.  Batman, Batmobil’i sırf zevk olsun diye yayaların üstüne sürmez. İyi insanlar bunlar, o yüzden süper kahramanlar. Benim gücüm ya da batmobil gibi bir imkanım olsa mesela… GTA’da zevk için yaya ezen insanım ben,güven olmaz bana.

Oliver da böyle işte parayı kenarda tutayım, kefen parası olsun demek yerine silaha vs harcayıp şehri kurtarmaya çalışıyor. Halk onları dışlayınca ya da en ufak başarısızlıklarında umudu kesince hiç alınmıyor.

 

Öze dönersek ; Dizinin İMDB puanının abartılmış olduğunu söylemem gerekiyor. Green Arrow’u çok sevsem, Stephen Amell’i de bir kadın olarak beğensem de dizi 9 küsürlük bir dizi değil sevgili okuyucu. Büyük beklentilerle başlamayalım ki izlediğimizde “Aaa, bu muymuş?!” demeyelim. Şahsen ben DC kahramanı var, Stephen’ın  güzel, Smallville’den daha karanlık olacak diyorlar  belki güzeldir mantığıyla izledim. Çok kötü değildi, diyebiliyorum.

Ama gidip “Ooo! GREEN ARROW, karanlıkmış da! Şimdi bu dizi Nolan’ın çektiği Batman gibidir, hemen izleyeyim” deseydim. Muhtemelen burada yazdıklarımın bin kat kötüsünü yazıyor olurdum. Beklentiye girmemek her zaman kazandırır.

 

Sinir bozmak için birebir; Nana

Okuduğum tüm yorumlar ve dinlediğim tüm insanlar beni aynı kapıya sürüklemeye çalıştılar. Nana harika bir anime, öyle harika ki izledikten sonra etkisinden kurtulamayacaksın.

Tamam, diyordum. İzleyeyim madem de ben de gireyim bir etkiye, bakalım neler olacak ama bir türlü vakit yaratamıyordum Nana için. Araya filmler, kitaplar, araştırmalar, projeler hatta başka animeler giriyordu. Lafın özü, elim bir türlü gitmedi Nana’ya. Meğer bu evrenin “Yapma kızım, yapma yavrum kafadan çatlaksın sen. Sinir hastasısın, gidip anime karakterine öfkelenirsin. ” deme şekliymiş de ben anlamamışım.

Neyse, duygu ve düşüncelerimi az sonra fazlasıyla öğreneceksiniz zaten. O yüzden çemkirmeye başlamadan önce animeyi birazcık anlatayım da yazık olmasın zira benim sinirden delirdiğim anları çıkartırsak anime gayet güzel bir anime, sonunu izlememiş sadece okumuş olsam da. Sonunun da sevdiğim sonlardan olduğunu söyleyebilirim. Kitap dünyasındaki beyaz diziler gibi daima mutlu biten kurgulardan pek hoşlandığım söylenemez. Sabun köpüğü gibi olmalarındansa, insanın ağzının ortasına çakıp öylece bırakmalarından daha çok hoşlanıyorum sanırım.

Anime, gerçekçi bir şekilde işlenmiş. Bunu başta söyleyelim. Kızaran karakterler, liseliler ya da pembe kalplerle süslenmiş aşklar yok. Her şeyi bir kenara bırakır ve tarafsız bakmaya çalışırsak bu animenin gri tonlarından oluşan bir anime olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler siyah ya da beyaz diye kutuplaştırılmamış.

Hepsinin iyi yönleri olduğu gibi, kötü yönleri de var.  Belki de bu kadar gerçekçi olmasının asıl nedeni bu. Gerçek hayatla olan tüm bağlantıları, ayrıntıları ve hikayenin gerçekliğini boşverelim. Hangimizin belirli bir rengi var şu dünyada? Tamamen iyiyim ya da kötüyüm, diyebilecek bir insan var mı?

Ben buna inanmıyorum, cidden inanmıyorum.  İnsanların iyi ya da kötü olduklarını belirleme şeklimizi de sevmiyorum açıkçası. Etiketlemeye fazla meraklıyız. Değer atfedip ardından hayal kırıklığına uğramaktan ya da her şeye önyargıyla yaklaşıp önümüzdeki fırsatları kaçırmaktan zevk alıyoruz sanki.

Anime iki farklı kadını odak alıyor. Osaki Nana ve Nana(Hachi).  Osaki Nana, aykırı tarzı, elinden düşürmediği sigarası, makyajı ve piercingleriyle tamamen umursamaz bir görüntü çizerken; Hachi’yle yanyana geldiklerinde sert, güçlü ve aldırmaz olan Osaki Nana’nın yanında düşünceli ve iyilik timsali gibi duran Hachi yüzünden Nana iyice sert bir karakter olarak algılanıyor.

Karakterler öyle güzel tasarlanmış, insanlarda oluşturulmak istenen düşünce öyle güzel verilmiş ki Osaki Nana’nın omuzlarının çöktüğü, endişelendiği, yalnızlığın dibine vurduğu anları gördüğünüzde siz de dibe çöküyorsunuz.

Bu gerçekçi bir anime. Zorunlu ayrılıklar, aşk acıları, pişmanlıklar, yapılan hatalar, ısrarla yapılan hatalar, korkular, umutlar, arkadaşlık, sevgi.  Hayatımızda bunların hepsi yok mu? Hayatlarımız rengârenk değil mi?

Animeyi sevmeme nedenim olan diğer Nana, nam-ı diğer Hachi ise tipik bir ilgi manyağı. Animenin başından sonuna sizi sinirlendirebilecek bir şeyler yapmayı beceren karakter hakkında detaya giremeyeceğim zira bu oturup size tüm bölümleri anlatmamı sağlar.

Josei başlığı altında kategorilenen ve ostlarıyla dikkat çeken anime hakkında söylememiz gereken son şey ise manganın yaratıcısı olan Ai Yawaza’nın hastalığı yüzünden manga ve snimenin yarım kaldığıdır.

 

Derviş sabredince muradına gerçekten eriyormuş | Itazura Na Kiss

Hazır olun, yazar size dünyanın en anti-feminist animelerinden birini övecek.

 

İtazura Na Kiss’i izlediğim günden beri şunu düşünüyorum; Aşk için nereye kadar inat edebiliriz? Hangi noktaya kadar pes etmeden tüm zorluklara göğüs gerebiliriz?

Anime tipik romantik-komedi konulu animelere benziyor hatta afişini gördüğüm an bunun bir okul animesi olduğunu düşünmüş, iç geçirmiştim. Bir hayli önyargılı bir insan olduğumdan, animeden sıkılacağımı düşünüp izlediğim eski animelerden birinin klasörünü bile açmıştım altta. Sıkıldığım an ona geçeceğimi düşünüyor, kendi kendimi avutuyordum.

Itazura Na Kiss’e gece yarısında başladım ve izlemeyi kestiğimde gün ışımıştı. Biri benim romantik bir anime için neredeyse hiç kımıldamadan oturduğumu ve gülmekten kıpkırmızı olduğumu görse eminim çok şaşırırdı.

Beni bu animeye çeken neydi hala bilmiyorum. Ana karakter Kotoko’nun katıksız salaklığı ve azmi olabilir.

İddialı bir biçimde söylüyorum ki bu karakter kadar salağına az rastlanır. Kotoko garip bir karakterdi, Pollyanna’nın evrim geçirmiş hali gibi demek istiyorum ama bunun ne derece doğru olacağından emin değilim. Zira o her şeye olumlu gözle bakmıyor, sadece istediği bir şey var. Kotoko aşkın beden bulmuş hali gibi, mantıksız. Evet, kızımız kelimenin tam anlamıyla mantıksız. Bir adamı tüm kusurlarıyla kabul edip, delice sevecek kadar. Hakaretlere katlanacak, yok sayılmayı sineye çekecek kadar mantıksız. Hikayenin ilerlediği ve evlendikleri bölümlerde bile süregelen kötü davranışlara “O beni seviyor” diyerek göğüs gerebiliyor.

Normalde bu tavırlar karşısında çileden çıkmam gerekiyordu ama yapamadım. Nedenini gerçekten bilmiyorum, bunda kızın aşırı derecede şirin olmasının ve erkek karakterin kusurlarının iyi bir biçimde yansıtılmış olmasının etkisi büyük sanırım. IQ’su yüksek insanların, bazı hislerden yoksun olduklarını ya da şöyle ifade edelim; Mantıklı olmaktan, mantıksızlığa yer bulamadıklarını gayet iyi biliyorum.

Kıskanmanın, başka bir insana mantıksız bir şekilde ihtiyaç duymanın ne olduğunu anlamak bazı insanlar için gerçekten zordur. Beyne bunu anlatmaya çalışırken, düşülen boşluk insanı gerçekten sarsabilir. Gel gelelim başrolümüzün düştüğü durumda tam olarak bu, kendisinden zeka olarak çok geride olan ve onun yaptığı şeylerin yarısını bile yapamayan bir kıza aşık oluyor. Size çok kolay gelen bir işi bile yapamayan bir insan düşünün, zihniniz isteminiz dışında onu küçümsemez mi? Yıllar boyu küçümsediğiniz bir insana aşık oluyor, onu kıskanıyor ve bir gün sizi sevmeyebileceği düşüncesiyle mahvoluyorsunuz. Garip, acı, çekici.

Hikaye, Kotoko’nun okula başladığı ilk günden beri aşık olduğu Naoki’ye yazdığı mektupla başlıyor. Kotoko yıllar boyu onun seviyesine ulaşmak için didinmiş, dikkatini çekmek için çabalamış ama ne fayda? Noaki zekilerin olduğu A sınıfındayken, Kotoko aptalların sınıfı olan F sınıfında, çiftin aralarında uçurumlar var fakat hiçbir engel azimli bir aşığı durduramaz, değil mi? Kotoko da böyle düşünüp sevdiği çocuğa aşkını anlatan bir mektup yazıp, binbir umutla karşısına çıkıyor. Aldığı cevap şu:

“İstemiyorum”

Naoki öyle soğuk çizilmiş ki, başta bana itici bile gelmişti.  Odun, dedim ilk gördüğümde. Şirinlik abidesi kızımıza öyle odunca bir cevap vermesi, bilgisayar başında oturmuş kraker kemiren odunsu varlık bana bile itici gelmişti.  Sizin de anladığınız gibi erkek karakterimiz ormanlarda yetişen cinsten esaslı bir ağaç. Ağacın gövdesi ne kadar duygu belirtebiliyorsa, Noaki de o kadar belli edebiliyor. Neyse.

Kader bu, isterse koskoca evi 2 şiddetinde bir depremde bile yıkıverir, öyle çok dalga geçmeyeceksin kendisiyle. Şakacı kader, Kotoko’nun haline acımış olacak ki babasının “Çok dayanıklı” olarak tanımladığı evleri 2 şiddetinde bir depremde yerle bir oluveriyor. Şükür ki kızımızın babasının yardımsever arkadaşları var ve evet, birçoğumuzun tahmin ettiği gibi bu yardımsever arkadaş Naoki’nin  babasından başka biri değil. – Bizim senaristler iyiki bu anime olayını keşfetmemiş, yoksa vay halimize–  Sonuç olarak Kotoko ve babası, Noaki’lerin evine yerleşiyor ve böyle başlıyor hikayemiz.

Sizin ne tarz animelerden hoşlandığınızı bilemeyeceğim ama eğlenceli bir şeyler izlemek istiyorsanız, Itazura Na Kiss’i tavsiye ederim. Hatta buna kız animesi bile diyemiyorum zira zorla izlettirdiğim bir erkek arkadaşım bölümün sonunda kahkaha atmaktan yorgun düşmüştü. Zamanınız varsa mutlaka izleyin, pişman olmazsınız.