StandartBeden tarafından yazılmış tüm yazılar

Migren, Çeyiz Sandığı ve Geri Kalan her şey

Yazacak bir şey bulamamak çok kötü bir şey canım okuyucularım. Siz henüz minicik bir kitlesiniz, sürü bile olamazsınız ama olsun. Damlaya damlaya orman olur sonuçta, böyle miydi o söz? Eke eke orman olur, desek daha mı doğru olur?  

Aman yanlış anlamayın sizi ekecek değilim, size bir şey ekecek de değilim. Damlamak kelimesinden sizi boğacağım sonucuna varabilir misiniz acaba?  Yok canım, ben yapmam öyle şeyler. Her şeyi geçelim birbirimize tehditler savurmamız çok saçma geliyor bana. Aslına bakarsanız bir çok şey bana çok saçma geliyor ama bana saçma gelen şeyleri değiştirmek gibi bir süper gücüm olmadığından her sabaha aynı şekilde uyanıyorum. Kızılötesi ışınlarla oturdukları yerden zihin kontrolü teknolojileriyle popo büyütenlerden değilim maalesef.Bu yüzden “Memleket meselesi değil sonuçta” diyorum kendi kendime. Hem memleket meselesiyle ben uğraşmam ki canım, onunla siyasetçiler uğraşır. Benim yapacağım tek şey onları seçmek –böyle deyince çalışanımdan bahsediyormuşum gibi oldu sanki, hemen çark edip şöyle diyeyim – (Yarım cümlenin üstü çizdim sayın) Ben, beni ve kardeşlerimi yönetmeleri için onları başa getiririm. –Evet, çok daha iyi. İşte böyle kızım (Yine mi olmadı acaba? Hay Allah)-

Sonuçta memleketi ben kurtaramam, üstelik sorunum memleket meselesi olacak kadar büyük bir şey de değil hani. Yoksa büyük mü?

Hiç bilmiyorum, bu karışıklık canımı sıkıyor. Beynimin içinde sirenler çalıyor. Migrenim var benim, migren kötü şey.  Çeken bilir, insanın beyninin içinde bombalar atılıyor gibi oluyor. Sinir, stres de cabası. O yüzden bu karışıklıktan hiç hazzetmiyorum. Beynimin bu düşünce çatışmasını bir an önce kesmesi gerekiyor yoksa çok kötü şeyler olacak, olabileceklerden korkuyorum. Migren diyorum! Kime diyorum?

Bu aralar kuşlar gibiyim sevgili okurlarımız. Kuş derken pengueni kastediyorum canım, öyle martı filan sanmayın. Hiç sevmem ben martıları, rahatsız edici bir sesleri var. Bir üşüyorum, bir üşüyorum sormayın. Halimi gören dört bir yanım buz sanır, oysa son zamanlarda maddenin diğer iki haliyle daha bir samimiyim.Düşünüyorum da gerçekten penguen olsam çok üzülürdüm. Düşünsenize, iki ayağı üzerinde duran ve düşünebildiği iddia edilen varlıklar bölgeme gelip belgesel diye bir şey çekip, ev denilen beton yığınlarında oturan başka varlıklara dışarıda kıyametler koparken bizi izletiyorlar. Benim özel hayatımı! Kocamı, çocuğumu, bizim komşu kızı Süheyla’yı.  Terbiyesizliğe bakın hele! O varlıkların başka işi yok mu? Gitsinler camdan baksınlar, sokağa çıksınlar, ne bileyim bir geziye filan gitsinler. Gezip görmek önemli sonuçta.

Velhasıl-ı kelam iyi ki penguen değilim dostlarım, penguenler için hayat çok zor. Kuşsun ama tam olarak değilsin, siyah ve beyaz gibi güzel renkleri taşıyorsun ama karizmatik değilsin. Lap lap düşüyorsun, paytak paytak yürüyorsun. Ailenin diğer üyelerine rezil oluyorsun, kartallar aralarında dalga geçiyorlar filan…En kötüsü de iki üç şuursuz çıkıp memleketlerinin anası ağlarken senin aile hayatını televizyon denen kutunun içinde gösteriyor. Tehdit etsen ciddiye alınmazsın, isyan etsen “Ay ne şirinler, şunlara bak” olursun…

Kötü.

Neyse, boş boş konuştum. Boş konuşmaya gelmemiştim oysa, son günlerde neler yaptığımı anlatacaktım sizlere. Çünkü ilgilenmeniz gereken tek şey, benim son günlerde neler yaptığım. Evet, gördüğünüz gibi egom izin/yol verirsem tüm yaratılmışların egosunu ezer geçer. Öyle de gazla dolu bir varlık kendisi. Canım egom kalp.

Dün akşam bizim Müjgan’la karşılaştım. Müjgan çocukluk arkadaşım, anne-babası ona adını eski bir Türk filminde sevdikleri bir karakterden esinlenip koymuşlar. Anne-babası  eski Türk filmlerini seviyor, ben de severim. Müjgan’ın ailesiyle tek ortak noktam bu sanırım keza Müjgan’la da öyle. Aynı yöne bakıyor fakat farklı şeyleri görüyoruz ya da o benim gördüklerimi göremiyor. Neyin kafasını yaşadığını çoğu zaman anlayamıyorum.  Ne yapalım, kader kısmet bu işler.

Ne diyordum, hah Müjgan’la karşılaştım. Balkonun demirlerine yaslanmış, bana bakıyor. Arkasında da tüm sülalesi. “Merhaba Sinistra” diyerek selamlıyor beni, şaşırıyorum. O seyahate gitmeden önce tartışmıştık Müjgan’la. Seyahati hakkında birkaç şey duydum ama bunları onun yüzüne vuracak kadar basitleşmiyorum. Fikirlerimiz pek örtüşmüyor, misal o gideceksen Hanya’ya gitmelisin diyor ben tutturuyorum Atina’ya gideceğim, diye. Hanya’yı da, Atina’yı da göremiyoruz sonuçta. Olan olduğuyla kalıyor. Oysa beni bir dinlese Atina’nın da, en az Hanya kadar güzel bir yer olduğunu ona anlatabilirim. Neden gitmek, ne yapmak istediğimi bir dinlese… Ah dinlese! Çok üzülüyorum ama o pek üzülmüyor. Müjgan biraz vurdumduymaz. Biraz da katı kalpli sanırım, bilmiyorum.

İyi bir kalbim vardır benim, en azından öyle olduğunu iddia ediyorum. Arada sırada kötülük yapan taraflarım yok değil ama kalbimdeki minik sevgi parçacıklarının arasında yolsuzluk yapan çıkınca diğerleri durumu hallediyor. Bunu biliyorum, çünkü onları kendi hallerine bıraktım. Belli bir liderin arkasından gitmektense kendi yollarında gitmenin en iyisi olacağını düşünmüşlerdi. Geç de olsa bir şekilde yollarını buldular. Bu konuda kendimi her defasında tebrik ediyorum. Aferin bana.

İyi bir kalbim olduğundan, umut dolu gözlerle Müjgan’a bakıyorum. Bir şey söyleyecek, tartışmamızı bana unutturacak. Belki kalbimi kırdığı için özür dileyecek. Özür dilerse ve yaptıklarını yapmayacağına söz verirse onu affeder ve kalbimi kırdığını unutmaya çalışırım, çünkü ben onun da kötü olmasını istemiyorum.  Umutluyum, çünkü dünya güzel bir yer.

Umutluyum çünkü göğe baktığımda yıldızları görebiliyorum, ağaçlar şarkılar söylüyor. Ciğerlerimi yakan hava bile güzel, umutluyum çünkü insanlığın henüz tamamen yok olmadığını artık biliyorum. Umutluyum, çünkü artık başkaları da biliyor. Tam Müjgan’ın selamına karşılık vermek için ağzımı açıyorum ki beni susturup selamlarını göndermeye devam ediyor. Omuzlarım çöküyor, tüm sülalemi hatta bütün Müslüman alemini sayacak sanırım. Ah Müjgan, diğerlerini bıraksan da biraz benimle ilgilensen; şu an ikimizin arasındaki sorunu halletmeye çalışıyoruz. Ayağımla yerdeki taşlardan biriyle oynuyorum.

“Ne o?” diyor arkadan biri “Bize mi atacaksın?”

Ha? Gözlerimi kırpıştırıp ona doğru bakıyorum. Yok ayol, ben korkarım öyle şeylerden. Anahtar bile fırlatamam millete tin tin gider yanına öyle veririm. Hem ben neden taş atayım onlara, aynı yerde yaşıyoruz sonuçta. Evlerimize su getiren adam bile aynı. Manyak mıyım ben, katil miyim? Öldürmek istemiyorum ki onları, belki hayatıma daha az karışsınlar istiyorumdur ama ölüm, hayır isteğim ölüm değil. Canı ben vermedim ki, alınmasını ben isteyeyim.Komşu kızı Ayşe sevgilisiyle görüşürken perdenin arkasından izleyip ardından pencereyi açarak “Ahlaksızlar” diye bağırmamalarını isteyebilirim misal ya da sevgilisinin kökeni hakkında atıp tutmamalarını. Kürt, Ermeni, Türk / Alevi, Yahudi, Hristiyan, Müslüman ne farkeder Allah aşkına? Önemli olan iki insanın birbirini sevmesi değil mi? Önemli olan insanların bir şeyi sevmesi değil mi?

Metroda gördükleri eşcinselleri ayıplamamalarını, insanların tercihlerine saygı göstermelerini, Mehmet abinin diktiği çiçeklerin üstüne basmamalarını da isterim. Birazcık hoşgörü ve özgürlük isterim, istersem. Başka bir şey değil.

Beni düşüncemden ayıran gürültüyle silkinip, yeniden yukarı bakıyorum. Müjgan arkasında kimse yokmuş gibi omuz silkiyor ve beni yukarı çağırıyor. Umutluyum, onca yıllık arkadaşlığının bozulmasını kim ister ki? Kimse istemez. Hızlı adımlarla tırmanıyorum merdivenleri, arkamdan kovalıyorlar sanki. Omzumun üstünden arkamı kontrol ediyorum, kimseler yok. Bir sis var ama ne sisi olduğu belli değil. Hava da bozdu bu aralar, bir garip kokuyor. Yağmur yağıyor misal ama gökten değil, ilginç şeyler bunlar tabi.  Balkonda konuşulacak zaman değil ama kıramıyorum Müjgan’ı, eski arkadaşım sonuçta.

Yeni bir kitap almış kendine, onu koyuyor masaya oturduğumuzda. “Bak” diyor “Oku oku, diyordun. Kitap aldım bende, bunu okumuş muydun sen?”  Bir kitaba, bir Müjgan’a bakıyorum. İçimden gözlerimi ovuşturmak geçiyor.  Yeniden bakıyorum. Doğru mu görüyorum?

“Mein Kampf”  diye mırıldanıyorum hafifçe “Okumaya başlamak için ne güzel bir kitap seçmişsin canım arkadaşım Müjgan”

Omzunu silkip, elini havada şöyle bir sallıyor. “Neydi?” diyor ıslık gibi bir sesle “ Hani şu sürekli başucunda duran kitap? Fukaralar mı öyle bir şeydi?”

“Mülksüzler” diyorum sessizce. Müjgan’ın değişmeyeceğini kabul etmem gerekiyor. Omuzlarım iyice çöküyor, tartışmamızın sonuçlanacağına dair umudum balon gibi sönüyor. Havada çıkardığı komik sesi duyabiliyorum. Ardından bakıp onun için üzülüyorum bile, oysa ne umutlarım vardı benim. Müjgan… üzüntümün farkında bile değil. Benim ne hissettiğimle ilgilendiğini bile sanmıyorum.  Balonum yere doğru süzülürken yolun ortasında duran bir kadın gözüme çarpıyor, yine yağmur mu başladı? Biz kadınlardaki yağmurda ıslanma tutkusunu anlamlandıramıyorum ama hoşuma gitmiyor da değil. Zihnimin içinde bir şarkı dönüyor, balonumun içinin acı havayla dolduğunu görüyorum. Yere doğru süzülmek yerine yükseliyor, ben onu görüyorum. İçimde canlanan umudu görüyorum. Müjgan görmüyor.

Müjgan’ın neden böyle yaptığını hiç anlamıyorum.

“Ne o yanındaki?” diyor oturduğumda yanıma koyduğum torbayı göstererek, bir heves torbaya doğru atılıp içindekini alıyor ve ona doğru kaldırıyorum. Bin bir hevesle aldığım çiçeğime küçümseyen bir bakış atıp “Paranı ve zamanını bunlara yatıracağına, biriktir” diyor “Yatırım yaparsın”

Ama ama ama… Çiçekler?! Ona bazı şeylerin paradan daha önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorum, çiçeklerin, ağaçların, doğanın insana huzur verdiğini söylemek istiyorum. Koca koca AVM’lerde arayıp da bulamadığı mutluluğu onlara bakarken bulabileceğini ya da bir ağacın gölgesinde otururken duyduğu huzuru başka hiçbir yerde bulamayacağını. Dinlemiyor. Başka bir yol denemek istiyorum, belki unutmuştur diye peygamberimizin de doğayı çok sevdiğini anlatıyorum. Söylediği sözleri tekrarlıyorum. Yüzüme aldırmaz bir ifadeyle bakıyor. Her konuşmamızda önüme dini iten bir insanın, sözlerime karşılık tepkisiz kalması beni şaşırtıyor.

“Anlattığın bir iş vardı, ne oldu ona?” diyor bir süre sonra. Benimle ilgileniyor diye hevesleniyorum, bu aralar ayrı bir hoşgörülü, ayrı bir hümanistim ben. Ne oluyor, anlamıyorum. Ben anlattıkça gözleri başka yönlere kaymaya başlıyor. Derdimi dinliyor mu emin bile değilim.”Üzülüyoruz” diyorum.

“Kendimizi düşünecek durumda değiliz ki, doğa olayları çok canımızı sıkıyor. Doğu’ya meteor düşüp etrafı perişan ettiğinde yüreğimiz ağzımıza geldi misal. Sonra İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer illerimizdeki garip yağmurları ve sisi biliyorsun… Tüm bunlar seni de korkutmuyor mu?” Önündeki kağıtları düzenliyor.  Kağıttan mı okuyor? Benimle konuşacağı metni neden kağıda yazmış ki? Alt tarafı aramızdaki sorunu halledeceğiz. Başını kaldırıp bana bakıyor, bizimle ilgili bir şey diyecek. Bu doğa olaylarının onu da endişelendirdiğini söyleyecek diye hevesleniyorum.  “Sandık önemli” diyor sonra “Her şey sandıkta anlaşılıyor.”

Allah Allah, sandık nereden çıktı şimdi? Bu akşam da oturup doğru düzgün konuşamıyoruz. Zaten ben bu Müjgan’ın ailesinin anlattıklarını bir türlü anlayamıyorum. Sanki sorduklarımı duymuyorlar da, kendi kafalarına göre bir şeyler anlatıyorlar. Garip insanlar vesselam. “Ne sandığı Müjgancığım?” diyorum.

Bana aptalmışım gibi bakıyor. “Çeyiz sandığı güzelim, ne sandığı olacak?” diyor alayla.

Haa, şu mesele. Kanayan yaram. Üzülüp, dudaklarımı büküyorum. Ben ve benim gibilerin en büyük derdi herhalde şu çeyiz sandığı. “Benim çeyizimin yarısı tamam ama şimdiden zor tutuyorum sandığın içinde, taştı taşacak” diyor.

Sandıktan çıkmak için kapağı zorlayan, kapağa isyan eden hatta yalvaran havlu kenarlarını, fiskos örtülerini, türlü türlü dantelleri, paspasları, önlükleri düşünüyorum. Yel değirmenleriyle savaşan insanlar geliyor aklıma, Road Runner’ı yakalama konusunda sonsuz azmi olan Coyote. Havlu kenarının Acme’den gelen bir kutuyla kapağa yaklaştığını ve sandığı patlatmaya çalıştığını hayal ediyorum. Çizgi filmleri bu yüzden severim çünkü bomba elinizde patlasa bile ölmezsiniz, kimse ölmez. Kötüler bile… Tam kötü değildir zaten hiçbiri. Zorla tutulan çeyizler fikri çok hoşuma gidiyor. Daha fazlasını hayal edemiyorum çünkü ben çeyiz hakkında pek bir şey bilmiyorum. Havlu kenarları, el emeği göz nuru dantelleri arkalarına almış Isengard’a yürürken … bir ses geliyor. O da ne?

Düşüncelere daldığımı gören Müjgan “Tenceren, tavan var mı?” diyor.

Yok, o da yok! Ay diyorum içimden, beni kimse almaz. Olan tencere tavayı, amaçları dışında bile kullanabilecek bir insan olmamı geçtim. Çeyizimde tencerem-tavam bile yok. Kendi kendime ne desem az. “Yok” diyorum, çökmüş omuzlarımı süpürebilmek için bir süpürge aranarak. Ortalığı temiz tutmak düsturum. Bir de çöp torbası bulabilirsem, şahane olacak.

“Aman aman iyi” diyor Müjgan sevecen bir gülümsemeyle. Kafam karışıyor, nesi iyi ? Ben ileride kocama nerede yemek yapacağım? Benim sandığım neden boş olsun, insan değil miyim ben? Ben de doldururum o sandığın içini, dantelle-kanaviçeyle değil belki ama doldururum bir şekilde. Her yere serili gereksiz örtüler yerine kocaman bir kütüphanemiz olur evimizde. Çeyizimi dizerim içine. Kendi istediğim şeyleri koyarım, benim çeyizim de öyle olur.Bu fikrimi komik buluyor, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bana bakıp “Öyle olmaz” diyor. Bana farklı farklı isimler takıyor bu sırada, durum üzerine çılgın tespitler yapıp beni farklı şekillerde isimlendiriyor. İsimlerim çok hızlı geçtiğinden yakalayamıyorum kelimeleri. Bir ismim olduğunu unutmuş gibi. Üzülüyorum, üzüldükçe içimde farklı bir his alevleniyor. Ona da anlam veremiyorum.Dışarıdan sesler yükseliyor, birileri susmuyor. Birileri, birilerini susturamıyor. Müjgan yorgun gözüküyor ama durmuyor.

Bana tencere-tava modasından bahsediyor. Zamlardan, bankalardan, altından vs. Tencerenin modası mı olur Müjgan?!, diyorum içimden. Saçma sapan konuşma,  sinirimi bozuyorsun. İçimden geçeni duymuş gibi çatıyor kaşlarını. Parmağını bana doğru sallayıp “Sen!” diyor “Benimle böyle konuşamazsın”

İç çekiyorum, sıkıldım. Gerçekten sıkıldım.

“Sanırım hiçbir zaman iyi arkadaş olamadık Müjgan”  diyorum.  Anlamıyor, çocukken kabul etmek zorunda kaldığım her şeyi görebiliyorum. Canımı sıkıyorlar, canımı çok sıkıyorlar. Hayır, bunu kabul etmeyeceğim. Bu şekilde veda etmek kötü olsa da derin bir nefes alıp havayı içime dolduruyorum. O sandığa beni kurulamak yerine sırılsıklam hale getirecek havlu kenarları, her baktığımda gözlerimi yakacak ve acımı ancak limonla acısını dindirebileceğim fiskos örtüleri ya da ne dediklerini bir türlü bilemeyen danteller koymayacağım! Saten boncuklu ve rüküş ötesi yatak örtüleri oramı buramı morartamayacak! O sandığa ne istiyorsam onu koyacağım!

“Kahrolsun” derken çıkıyor aldığım hava dışarı, devamını nasıl getireceğimi bilmiyorum. Ben daha önce böyle şeyler yapmadım ki. Yeniden iç çekiyorum, dışarıda benim gibi çok insan var biliyorum. Bir hayali olan ve o hayal için dik durmaya çalışan insanlar…“Kahrolsun” diyorum yeniden “Kahrolsun Bağzı Şeyler”

Hava içimi yakıyor, gözlerim doluyor. Sırtımı dikleştirip, yağan yağmurun bedenimi aşındırmasına izin veriyorum. Doğa bu aralar bir garip, her yerin betonla kaplanmasını içerlemiş diye düşünüyorum içimden. Aşağıdan ve yukarıdan sesler yükseliyor, “İnsanlar” diyorum “Çıldırmış olmalılar” Bu harika bir şey. Müjganın bulanıklaşan görüntüsüne bakıyorum.Gözlerim yanıyor, neden olduğunu bilmiyorum. Müjgan’a son kez bakıp, kendi yoluma gitmeden önce hafifçe gülümsüyorum. Aklıma Fight Club’taki meşhur sahne geliyor. Şehirdeki sis ve tangırtı eşliğinde sahneden çıkarken kenarda duran  çiçeği kucağıma alıp, kollarımla sarıyorum. Ona zarar gelmesine izin veremem.  İçeride televizyon açık, birileri yine penguenlerin özel hayatına saldırıyor.

Onlara çok kızıyorum.

Yazan yine coştu |Grey, Emerson, Cross vd.

Eğer edebiyatı seviyorsanız, edebiyatla haşır neşir olmak son derece zevkli bir iş.

Bu cümlede odaklanmamız gereken kelime ise “Edebiyat”. Son zamanların modasını biliyorsunuzdur.

Erotik romanlar her yerdeler.

Yayınevlerini takip edenler varsa, yemeyip içmeyip erotik-romantik kitaplar çıkarıldığını farketmiştir zaten. Bunlar hep benim şu meşhur Türk filmindeki gibi çuvala koyup duvardan duvara sektirdiğim  Tonton serisinin başının altından çıkan işler biliyorsunuz . E okunuyor ki insanlarda yeni kitaplar çıkartma peşine düşüyor, diyorsunuz değil mi?

Haklısınız.

Çünkü zaman ne kadar ilerlerse ilerlesin, tas da aynı, hamam da. Kadın milleti olarak muhteşem erkek tanımımız pek değişmiyor.  Yakışıklı-Zengin-Güçlü- Fiziği Düzgün (Üçgen vücut, bolca kas, uzun boy)-Yatakta çok iyi- Sevince yavru köpek haline gelen ve sevdiği kadın için her şeyi göze alabilecek erkekler vazgeçilmezimiz. Romantik furyanın anneannelerinden olan Barbara Cartland’ı bilir misiniz? – Ki çoğunuz bilmezsiniz ama olsun – Romanlarındaki erkek karakterleri? Centilmen ve her ne olursa olsun istediklerini elde eden şu lordlar hani.

Ya da şöyle soralım, romantik olarak sınıflanan kitapların kaçında erkek karakterimiz tüm bu özelliklerden mahrumdur? Göstereceğiniz örnekler bir elin parmaklarını geçmez, çünkü öyle adamlara her gün rastlıyoruz. O tarz adamlar –güzel özelliklerden mahrum, normal adamcıklar- fantezilerimizi süslemiyor, süsleyemiyorlar. Sokakta görebileceğimiz adamları neden hayal edelim ki, değil mi?

Romanlar beynimizi uyuşturuyor, öyle ki gerçek hayatlarımızda bize yapılsa kıyameti koparacağımız şeylerin hayalini kurar hale geliyoruz. Saçma sapan şeylere gülümseyip iç çekiyor, öyle bir anımız olsun istiyoruz. Hayatında 1 km koşmamış ya da alışveriş torbası dışında ağırlık bile kaldırmamış olan bir kadın Bay Grey gibi bir adam hayal ediyor.  Adam onu iplere asınca da Cüneyt Arkın’ın gaza gelip kolunu kopardığı sahnede sallanan kol gibi sallanır kolları herhalde.

Romantik seriler uyuşturucu gibi, saçma sapan görünen ve başta kahkahalarla güldüğümüz şeylere bağımlı olabiliyoruz. En basitinden örnek verelim.

Geçen gün elime bir beyaz dizi geçti. Adını hatırlayamıyorum,  kadın kahramanımız sevdiği adamın onu aldattığını sanıp ondan kaçtı ve bir hastanede çalışmaya başladı. Erkek karakterimiz durur mu? Durmaz, durmaması gerekiyor zaten. Ehh başlarım böyle aşkın ızdırabına, deyip başka bir kadına gitse olmaz zaten okuyucu olarak ayıplarız onu. Mükemmel erkeğin doğasına aykırı bir hareket o, mükemmel erkek kadın ne yaparsa yapsın  “Olsun, o kadındır. Yaptığı her hata affedilir, salaklık etse bile peşinden gidilir” mantığında olacak bir kere.

Neden?

Çünkü biz kadınlar narin varlıklarız. Her alanda eşitlik diye bir yerlerimizi yırtarken, konu aşk meşk olaylarına gelince kurttan ceylana geçiş yapıyoruz. Nazlı bir ceylan gibi seke seke etrafta gezinmek istiyoruz.

Yerseniz, bu böyle.

Neyse, adam gitti hastaneyi satın aldı. Hem yakışıklı, hem aşık, hem de koskoca hastaneyi alacak kadar zengin. Vay canına sevgili okuyucular! –Yalnız adam hastane satın aldı ya ben o yazarın ellerinden öperim–  Tabi bir orta yol buldular, kadın küçücük bir dedikodu yüzünden hiç sormadan/konuşmadan terkettiği adama hemen o anda – hastaneyi satın aldı adam, olsun o kadar- inandı. Mutlu oldular vs vs. Bu tarz örneklere sıkça rastlıyoruz değil mi? Kadınlara acı vermekten hoşlanan adamlar tüm ilgi alanlarından vazgeçip aile babası oluyorlar.  Zengin adamlar hizmetçilerine, patronlar sekreterlerine aşık oluyorlar. Köşe başında çarpışan ikili ruh eşi çıkıyor. Düşünceli profesörler –ki olağanüstü yakışıklı ve genç bir profesörden bahsediyoruz. Bizimkiler gibi kel, göbekli vs adamlardan değil-  aşık oldukları öğrenciyle yatmamak için kendilerini zorluyor, ancak o mezun olunca kızı yataklarına alıyorlar.

Bu –bence- bir tür inanma çabası, dünya öyle bir hale geldi ki çaresiz bir şekilde sevginin gerçekten var olabileceğine inanmaya çalışıyoruz.

Sokakta başlayıp, yatakta sonlanan ilişkilerimizin süreceği hayali bu. Bir adamın karşımıza çıkıp, yeri göğü sarsacağını dünyamızı tepetaklak edip bizi kollarına alacağını hayal ediyor, içten içe diliyoruz.  Her gece yatarken istemsizce kurduğumuz hayaller gibi. Karşılıksız ve sonsuz bir sevgi isteği bu, başka bir şey değil.

Buraya kadar gayet olumlu aslında, hepimizin hayallere kapıldığı anlar oluyor, insani bir durum bu .Benim çene yorduğum konu ise bambaşka, Elli Ton serisi çıktı. Bilmemkaç bin sattı, yeri göğü oynattı vs vs. Peki şimdi şu soruyu cevaplayalım; yetişkinlerin okuyabileceği tarzda bir kitap olduğu kitabın arka kapağında minicik bir notla belirtilmiş olan ve her yerde “erotik roman” olarak boy boy reklamı yapılan bu romanı kimler aldı.

Çoğunlukla ergenler.

Buraya kadar tamam, iş tonton serisiyle kalsaydı çıtımı çıkarmazdım ama bir gerçek var. Bir şey çok sattığında, hemen suyu çıkıyor.  Siz de farketmişsinizdir, erotik roman bolluğu yaşıyoruz son günlerde. Sadece yabancı dilden çeviriler değil, yerli yazarlarımızdan da aykırı kitaplar çıkıyor.

Dul ve sıkıcı bir hayatı olan ev kadınları gizli günlükler bulup, fantazilerin ağzına terlikle vuruyorlar. Heyecanı birbirinde arayan çiftler türlü türlü etkinliklere katılıyor, farklı fantazilere soyunuyorlar vs vs. Detaylandırmaya gerek yok sanırım, piyasayı azıcık takip eden biri neler olup bittiğini görebilir zaten.

İpin ucu kaçtı ve ülkemizde şeker portakalı sakıncalı – son derece ciddiyim- bulunabilirken, çocuk yaştaki –evet, 15-18 yaş arası insanlar da çocuktur ve benimle aksi hakkında tartışmak isteyen herkesle tartışabilirim– bünyeleri farklı yönlerde etkileyebilecek bu tarz eserlerde açık seçik bir yaş uyarısı olmaması kimsenin umurunda olmuyor.

Bir tür teşvik taktiği ise baştan belirtelim; o kitapları okuyan insanların zihinlerinde evlenip çoluk çocuğa karışalım düşüncesi belirmiyor. Herkes bunu bilsin de öyle hareket edelim ya da durun, bir dakika ya, lisede evlilik serbest olmuştu değil mi?

Ben niye konuşuyorum ki burada boşu boşuna okuyun-okutun bilgilenin yavrucuklarım.

Kız Kurusu No:1

27 Şubat Çarşamba 01:24 de yazdı.

❝İnsanı mutlu kılabilecek tek bir şey düşünebiliyorum;
yeni başlayan biri olmak.
Yüzyıllar uzunluğundaki trenin ardından ilk sözcüğü yazan biri.❞

Rainer Maria Rilke

Arrow S01E01| Yeşil Baklava… Pardon, Yeşil Ok

Smallville’i sevmezdim.  İzledim mi, ilk sezonunu DC’i sevmemden ötürü izledim yalan yok ama genel olarak diziyi ve Superman’i canlandıran Tom Welling’i pek sevememiştim. Lana Lang karakterine ayrıca gıcıktım orasını hiç karıştırmayalım.  Konumuz yaşıma başıma bakmadan uğruna akrostişli aşk şiirleri yazdığım Henry Cavill’in canlandırdığı yeni Superman değil, yanlış anlaşılmasın.

Konumuz yayınlanan posterini gördüğüm ilk an, Stephen Amell’in karın kaslarına odaklandığım Arrow dizisi ki kapitalin şu “sex satar” zımbırtısını ve bedenler üzerinden giden satış politikasını pek sevdiğim söylenemez. Bilen bilir, bilmeyenler şimdi öğrenir. Ben sıkı bir çizgi roman hayranıyımdır. DC kahramanlarını da ayrı bir severim, nedenini hala tam olarak bilmiyorum. Geçelim bunları da ben yavaş yavaş konuya geleyim. Arrow’un ilk bölümü yanlış hatırlamıyorsam iki-üç gün önce yayınlandı. İşlerimden dolayı diziyi bugün izleyebildiğimden ben her şeyin bugün başladığını kabul edip – çünkü neden öyle yapmayayım -, atıp tutmaya başlayacağım.

Hazır mıyız?

Olsun,olmasanız da olur sonuçta ben konuşmayı seviyorum.

Green Arrow, olaylara bakış açısı ve mizacıyla –çizgi romanlarda- benim çok sevdiğim karakterlerden biriydi. Parasını suçlularla savaşmak için araç olarak kullanmasıyla Bruce Wayne’e benzeyen/benzetilen DC karakteri Superman vs gibi insanüstü güçlere sahip değildir. Uçamaz, bakışlarıyla demiri kesemez, hatta eliyle parmaklıkları bile bükemez. Dediğimiz gibi onun insanüstü bir gücü yoktur, cebinde olan tek şey adada mahsur kaldığı 5 yıl boyunca geliştirdiği okçuluğudur ki birçok hayran onun bu yeteneğinin insanüstü bir güç olarak kabul edilebileceğini söyler.

Yeni sezonun en merakla beklenen dört dizisinden biri olan uyarlamada hikayenin bu kısmına dokunulmamış. Yani Oliver Queen karşımıza süper güçleri olan bir kahraman gibi çıkmıyor. O parası olan ve şehrini içinden düştüğü bataktan kurtarmaya çalışan genç bir adam. Buraya kadar tamam mı?

Dizi Oliver Queen’in yani nam-ı diğer Green Arrow’un sığınmak zorunda kaldığı ve 5 yılını geçirdiği adadan kurtulması ve eve dönmesiyle başlıyor. Zamanın en hızlı çapkını olan Oliver’ın şehre dönmesinin belli bir sebebi var.

Şehri suçlulardan temizlemek!

Süper kahramanların hoş bir özelliği var. İçleri temiz bunların, parası olan parasını şehri kurtarmak için kullanıyor. Süper güçleri olanlar da hayatlarının büyük kısmında iyi çocuk, ardından da süper kahraman oluyorlar. Superman dediğimiz Clark Kent dur bir üfüreyim de donsun poposu dememiştir kimse için misal.  Batman, Batmobil’i sırf zevk olsun diye yayaların üstüne sürmez. İyi insanlar bunlar, o yüzden süper kahramanlar. Benim gücüm ya da batmobil gibi bir imkanım olsa mesela… GTA’da zevk için yaya ezen insanım ben,güven olmaz bana.

Oliver da böyle işte parayı kenarda tutayım, kefen parası olsun demek yerine silaha vs harcayıp şehri kurtarmaya çalışıyor. Halk onları dışlayınca ya da en ufak başarısızlıklarında umudu kesince hiç alınmıyor.

 

Öze dönersek ; Dizinin İMDB puanının abartılmış olduğunu söylemem gerekiyor. Green Arrow’u çok sevsem, Stephen Amell’i de bir kadın olarak beğensem de dizi 9 küsürlük bir dizi değil sevgili okuyucu. Büyük beklentilerle başlamayalım ki izlediğimizde “Aaa, bu muymuş?!” demeyelim. Şahsen ben DC kahramanı var, Stephen’ın  güzel, Smallville’den daha karanlık olacak diyorlar  belki güzeldir mantığıyla izledim. Çok kötü değildi, diyebiliyorum.

Ama gidip “Ooo! GREEN ARROW, karanlıkmış da! Şimdi bu dizi Nolan’ın çektiği Batman gibidir, hemen izleyeyim” deseydim. Muhtemelen burada yazdıklarımın bin kat kötüsünü yazıyor olurdum. Beklentiye girmemek her zaman kazandırır.

 

Sinir bozmak için birebir; Nana

Okuduğum tüm yorumlar ve dinlediğim tüm insanlar beni aynı kapıya sürüklemeye çalıştılar. Nana harika bir anime, öyle harika ki izledikten sonra etkisinden kurtulamayacaksın.

Tamam, diyordum. İzleyeyim madem de ben de gireyim bir etkiye, bakalım neler olacak ama bir türlü vakit yaratamıyordum Nana için. Araya filmler, kitaplar, araştırmalar, projeler hatta başka animeler giriyordu. Lafın özü, elim bir türlü gitmedi Nana’ya. Meğer bu evrenin “Yapma kızım, yapma yavrum kafadan çatlaksın sen. Sinir hastasısın, gidip anime karakterine öfkelenirsin. ” deme şekliymiş de ben anlamamışım.

Neyse, duygu ve düşüncelerimi az sonra fazlasıyla öğreneceksiniz zaten. O yüzden çemkirmeye başlamadan önce animeyi birazcık anlatayım da yazık olmasın zira benim sinirden delirdiğim anları çıkartırsak anime gayet güzel bir anime, sonunu izlememiş sadece okumuş olsam da. Sonunun da sevdiğim sonlardan olduğunu söyleyebilirim. Kitap dünyasındaki beyaz diziler gibi daima mutlu biten kurgulardan pek hoşlandığım söylenemez. Sabun köpüğü gibi olmalarındansa, insanın ağzının ortasına çakıp öylece bırakmalarından daha çok hoşlanıyorum sanırım.

Anime, gerçekçi bir şekilde işlenmiş. Bunu başta söyleyelim. Kızaran karakterler, liseliler ya da pembe kalplerle süslenmiş aşklar yok. Her şeyi bir kenara bırakır ve tarafsız bakmaya çalışırsak bu animenin gri tonlarından oluşan bir anime olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler siyah ya da beyaz diye kutuplaştırılmamış.

Hepsinin iyi yönleri olduğu gibi, kötü yönleri de var.  Belki de bu kadar gerçekçi olmasının asıl nedeni bu. Gerçek hayatla olan tüm bağlantıları, ayrıntıları ve hikayenin gerçekliğini boşverelim. Hangimizin belirli bir rengi var şu dünyada? Tamamen iyiyim ya da kötüyüm, diyebilecek bir insan var mı?

Ben buna inanmıyorum, cidden inanmıyorum.  İnsanların iyi ya da kötü olduklarını belirleme şeklimizi de sevmiyorum açıkçası. Etiketlemeye fazla meraklıyız. Değer atfedip ardından hayal kırıklığına uğramaktan ya da her şeye önyargıyla yaklaşıp önümüzdeki fırsatları kaçırmaktan zevk alıyoruz sanki.

Anime iki farklı kadını odak alıyor. Osaki Nana ve Nana(Hachi).  Osaki Nana, aykırı tarzı, elinden düşürmediği sigarası, makyajı ve piercingleriyle tamamen umursamaz bir görüntü çizerken; Hachi’yle yanyana geldiklerinde sert, güçlü ve aldırmaz olan Osaki Nana’nın yanında düşünceli ve iyilik timsali gibi duran Hachi yüzünden Nana iyice sert bir karakter olarak algılanıyor.

Karakterler öyle güzel tasarlanmış, insanlarda oluşturulmak istenen düşünce öyle güzel verilmiş ki Osaki Nana’nın omuzlarının çöktüğü, endişelendiği, yalnızlığın dibine vurduğu anları gördüğünüzde siz de dibe çöküyorsunuz.

Bu gerçekçi bir anime. Zorunlu ayrılıklar, aşk acıları, pişmanlıklar, yapılan hatalar, ısrarla yapılan hatalar, korkular, umutlar, arkadaşlık, sevgi.  Hayatımızda bunların hepsi yok mu? Hayatlarımız rengârenk değil mi?

Animeyi sevmeme nedenim olan diğer Nana, nam-ı diğer Hachi ise tipik bir ilgi manyağı. Animenin başından sonuna sizi sinirlendirebilecek bir şeyler yapmayı beceren karakter hakkında detaya giremeyeceğim zira bu oturup size tüm bölümleri anlatmamı sağlar.

Josei başlığı altında kategorilenen ve ostlarıyla dikkat çeken anime hakkında söylememiz gereken son şey ise manganın yaratıcısı olan Ai Yawaza’nın hastalığı yüzünden manga ve snimenin yarım kaldığıdır.