StandartBeden tarafından yazılmış tüm yazılar

Deve, Aslan, Çocuk | TAKVA filmi ve sekülerlik üzerine

Günümüzde modern toplumların en temel sorunlarından birisi dinîn kişi, toplum ve politikayla olan ilişkisidir. Ülkemizde ise bu durum daha çok ideolojik endişeler ve kültürümüzün kayıtlı tarihinin başından çok daha eski zamanlara dayanan geleneklerle alakalıdır ve modernliğe attığımız ilk adımdan bu yana her zaman önemli sorunlarımızdan biri olmuştur.

 

“Zihin açıklığıyla yapılan işlere şeytan karışır.”

 

Nietzsche, insan yaşantısının toplumsal bir sistem tarafından belirlenmiş eski inançlar/değerler ışığında oluşturulduğuna inanıyordu. Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında ele aldığı ruhun dönüşümü kuramında, sistemin insanı yaşantısı içinde nasıl yönlendirdiğini şöyle açıkladı;

İlk aşama olan “Deve” yönlendirilmeye açık, aslına bakarsak yönlendirilmeye muhtaç bir yük hayvanıdır. Hareket etmek için birinden komut bekler, şekle sokulmaya, itaate uygundur. Aynaya baktığınızda ya da illüzyonlardan arınıp dünyayı görmeye başladığınızda çevrenizde ebeveynleri, eğitmenleri, iş verenleri sayesinde toplum kurallarına koşulmuş insanlarda onu görebilir, ona verilen komutların tarihçesini “Elalem ne der?” başlığı altında bulabilirsiniz. Bu noktada Kant’a dönüp,  “Aydınlanma Nedir Sorusuna Yanıt” isimli makalesinden bir alıntı yapabiliriz:

-ki bu bize sekülerizmin tanımının yolunu açacak ve neden gerekli olduğunu daha da net bir şekilde gösterecektir.-

 

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedeni de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.”

 

Belli bir yerden sonra deve kendini aslana dönüşmüş bulur. Nietzsche bunu dönüşüm olarak tanımlar, Kant ise “Sapere aude! ” der  “Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” Nietzsche’nin dönüşümü Aslan’ın, Ejderha’yla savaşması ve sonunda Çocuk’a dönüşmesiyle devam eder fakat biz o kısımları almayacak, Nietzsche’den diğer düşünürlere sıçrayacağız.

Yazının başında yaptığımız alıntıya dönelim;

Takva filminde Şeyh’in, müritlerinden birine verdiği öğüdü ele aldığımızda, kuşkusuz bu bize Nietzsche’nin Çileci rahibini anımsatabilir. Şeyh mantığın karşısındadır, dünyanın renklerini, Tanrı’nın insana verdiği zihni kullanmayı olabildiğince yasaklar. Hayat bir sınavdır ve ancak Takva sahipleri bu sınavı geçebilecektir. İyi- Kötü’yü kendi düşüncesinin eleğinden geçirmiş ve mutlak iyi ve mutlak kötü’yü tanımlamıştır. Buraya kadar sıkıntımız yok, sıkıntılı kısım şu ki, Şeyh kendi çıkarımlarını kitleler üzerinde uygular. Takva ancak onun izlediği yol sayesinde gerçekleşebilir.

“ “Şeriat kaldırılmamıştır” diye yazar Nathan Brown, “ yalnızca kişisel konum meseleleriyle, bir de açıkça ve kolayca kanunlaştırılabileceği alanlarla sınırlandırılmıştır.””  Modern zamanların gelmesi ve kültürlerin birbirine karışmasıyla daha da yaygınlaşan sekülerlik, dini ve yoğun din savunucularını belli bir alana hapsetse de kulaktan kulağa fısıldanan söz her zaman oradadır. “Seküler olan dindışıdır ve dindışı, günahtır.”  Ve günah her zaman cezalandırılır. – Fakat Tanrı tarafından değil, kendilerini Tanrı’nın eli olarak gören ve hüküm vermeye meraklı Tanrıcılık oyununun müdavimleri tarafından. Oysa kitaplar şöyle der “Yaratan ve kul arasına girilmez” Okumayı sürekli unuttuğumuz bu cümlenin yokluğu, unutulmuşluğudur belki de bize hüküm verme, infaz etme cesareti veren. –

Bu önyargıyı çeşitlendirebilir, günümüz dünyasından ve yaşadığımız ülkeden onlarca hatta yüzlerce örnek verebiliriz. Bugün yasaklanıp kitaplardan çıkartılan konulardan tutun, kitap ve filmlere kadar sürüsüne bereket örnekle yaşıyoruz. Elimizdeki kitaptan, üstümüzdeki kıyafete kadar birçok şeyle yargılanıyoruz, din içte değil, dışta yaşanıyormuş gibi.

Bu noktada şu soruyu soralım; Bir eylemi ya da bir söylemi “dini” ya da “seküler” yapan nedir?

“ “İçin olmak” durumuna ait olan müphemlik, daimi ve tedavisizdir; bunun ortadan kaldırılmasının tek yolu, ahlaki durumdaki “ahlaki” olanın ortadan kaldırılmasıdır.” diyor Baumann “Parçalanmış Hayat” isimli eserinde. Takva filminden yola çıkarak ilerlersek, bu durum önümüze şu şekilde çıkıyor.

Hayatını Tanrı’ya ve inandığı dine adamış olan Muharrem Efendi, iyi olmak için tüm varlığını tüketmektedir fakat Baumann’ın da bahsettiği gibi “Ahlaki yaşam sürekli bir belirsizlik içinde yaşamaktır.”  Film boyunca Muharrem Efendi’nin hayatındaki tüm boşlukları inancıyla doldurmaya çalışırken, yavaş yavaş zihnini bulandırışını izliyoruz. Zira cinsellik doğamızın reddedemeyeceğimiz bir parçası ve onu ne kadar yok sayarsak o kadar güçlü geri gelir. Film bize Muharrem Efendi’nin hayatın renklerinden soyutlanışının, zihninde yarattığı şiddeti anlatıyor da diyebiliriz. Bedenimizi kapattık, diyelim. Zihnimizi de kapatabilir miyiz? Kaçımız tertemiz bir zihne sahip olduğunu iddia edebilir? Kaçımız içimizde bağıran dürtülerden, kişiliğimizin yabani yanından kaçıp bu kaçıştan akıl sağlığını kurtararak galip çıkabilir.

Yönetmen bu noktada bize bir incelik yaparak bunu çok daha önce, filmin başında Muharrem dergâha girerken onun omzuna çarpan meczupla birlikte gösteriyor, filmin sonuna doğru ise bedensel ihtiyaçları yüzünden kendini suçlu hisseden Muharrem ve filmin başında onun omzuna çarpan Meczup’u bir havuzun karşılıklı köşelerinde görüyoruz. Suyun üzerinde ikisinin yansıması.

Sekülerlik bu evrede devreye giriyor, modernlikle birlikte hayatımıza giren sekülerizmde ıstıraba boyun eğerek kutsala erişme mantığı rafa kalkıyor. Dini inanç ve kutsal metinler artık sorgulanamaz olmadığından, daha doğrusu insanları dinin sınırları çizilmiş topraklarına zincirleyen bir düşünce sistemi olmadığından insan etrafına bakıyor ve asıl o zaman neyin ne olduğunu görmeye başlıyor zira Takva filminde de net bir şekilde gördüğümüz gibi, bir şeye körü körüne inanmak, bedeni – insanlığı sınırlamak, zihni bir kutu içine hapsetmek aklın yitip gitmesine neden olmaktadır.

Bilimsel bilgi dini inancın yerini aldığı ( yani, “gerçek” anlamda görünür kılındığı) için seküler değildir bu dünya; aksine, kesinlik olmadan yaşamak gerektiği, inananların bile demir atacağı sabit bir yer olmadığı, gerçek ile hayali olan birbirini yansıttığı için sekülerdir. Bu dünyada kesinlik siyasetinin imkânsız olduğu açıktır.” diyor Talal Asad. Bu sözü Muharrem’in hayatına uyarladığımızda gerçek anlamını daha net görebiliyoruz, daima iyi olmak için çabalamış ve hayatına beyaz dışında hiçbir rengi almamaya azmetmiş bir karakterin yavaş yavaş yitip gidişini anlatıyor bize.

Elimizdeki kaynakları değerlendirir, sekülerliği ilgili yönleriyle kavramaya çalışır ve bunu mevcut durumumuza uyarlamaya çalışırsak; Sekülerliğin dünyayı görmek için dini açıklamalardan ve kaynaklardan yararlanmayı bırakma eylemi olduğunu söyleyebiliriz fakat ne yazıktır ki ülkemizde bu durum, sahneyi hiç terk etmeyen tarikatlar ve kültürümüzün köklerine işlemiş olan gelenekler yüzünden sekteye uğramakta ve insanımızın üzerinde baskı yaratmaktadır.

Marx’ın dediği gibi “Din toplumların afyonudur.” bunu, Nietzsche’nin çilecilerinde de sokağa çıkıp etrafımıza baktığımızda da görebiliriz. Referans aldığımız film olan Takva’nın ana karakteri Muharrem bize bu uyuşmuşluğu net olarak göstermektedir. İnancı kullanılarak uyuşturulan Muharrem bir süre sonra kendi zihniyle bile çatışır hale gelir, öyle ki vicdanı ona durumu olmayan bir aileden kira almaması gerektiğini söylese de kendisini din maskesi altına saklamış olan tarikat tam tersini ister. Bu bağlamda sormamız gereken soru şudur; Sekülerlik neden gereklidir? Neden özellikle ülkemiz için gereklidir?

Olabildiğince açık olalım; Geleneklerle baskılanmış ülkemizde bir kurtarıcı bekleyerek yaşıyoruz. Bizi günahlarımızdan kurtaracak, doğru yolu gösterecek bir Mehdi’ye umut bağlamış durumdayız, bizim gibi etten kemikten olan insanların ağzına bakıp, inandığımız kitabı yorumlamalarını bekliyor, yorumlara göre hareket ediyoruz. İnandığımız şeyin kendisine göre bile değil. İlahi mesajın yüzyıllar önce bozulduğunun, fitnenin toprakta kök saldığının farkında bile değiliz ve yine biz, inandığımızı söylediğimiz kitabın bile ilk cümlesini dikkate almadan hareket ediyoruz.

“Oku”, “Sorgula” diyen kitabın tembel savunucularıyız, kitabın kopyaları raflarımızı beklemekte ve biz, kendilerini Takva sahibi ilan etmiş olanların elinde istedikleri yöne doğru yönelen, bazen can alan, bazen düzen bozan varlıklar olarak dine hizmet ettiğimizi düşünür haldeyiz. Kitabın ne dediğini önemsemiyor, açıp bakma zahmetine bile girmiyoruz. Evet, tüm bunlar ışığında en çok bizim için sekülerlik gereklidir, zira zehirlenmiş ve bozulmuş kutsal gözlerimizin önünden çekildiğinde göreceğimiz renkler dünyanın asıl gerçekliğidir. Yüceltilen çile ve ıstırap ancak ve ancak bugünümüzü ve dünya yolculuğumuzu zehir edecektir.

Eğer bilgi sahibi ve vicdanlı insanlar olabilirsek, köşesinde oturmuş ya da bir çerçevenin arkasından bize günahlarımızı söyleyen/ eyleme dökmemiz gerekenleri fısıldayan insanları inancımızın temeli yapmamamız gerektiğini de görürüz.

 

Miss Violence | Görmemeye ant içtiğimiz gerçek pedofili ve hiç bitmeyen bahaneler

“11 yaşında başlıyor, değil mi?”

“Bir insanın yaşama bağlanışında dünyanın tüm düşkünlüklerinden daha güçlü bir şey vardır.” diyor Camus, Sisifos Söyleni‘nde ve devam ediyor “Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşağı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler.”
Öyleyse bir soru soralım ve bunun üzerinden tartışalım. 11 yaşındaki bir kız çocuğunun, doğum gününde, çocukluk dönemi hatta tüm hayatımız boyunca en neşeli olduğumuz seramonilerden biri sırasında intihar etmesinin sebebi ne olabilir? Bir insan kendini öldürme sınırına nasıl gelebilir. İnsan kendini yaşam yaşanmaya değmediği için öldürür, evet ama 11 yaşındaki bir çocuğun bu ayırda varması ya da bu yolu seçmesi için ne yaşaması gerekir?
Miss Violence bir buçuk saat boyunca midenizi bulandırarak bu sorunun cevabını arıyor. 11 yaşındaki bir kız çocuğunun ölümünün ardındaki hayat gerçeğini. Her birimizin her gün karşılaşıp hasır altı ettiğimiz şu meşhur ayrıntıyı.

Filmin anahtarı sayılabilecek baba karakterinin evdeki kadınları sıkı bir şekilde kontrol altında tuttuğunu izliyoruz. Bir süre aile ilişkileri tam olarak anlaşılamıyor, karakterler sessiz, film için bile sessiz diyebiliriz fakat bizi rahatsız eden, derimizin kaşınmasını sağlayan bir şey var. Kulağımızın dibinde vızıldayan, tenimizin üstünde küçük ayaklarıyla gezinen… Ürperten. Kavramaktan kaçındığımız gerçek orada, gözümüzün önünde. Dikkatimizi ekrandan alıp, televizyon ya da herhangi bir gazeteye çevirsek bile göreceğiz onu. Ellerindeki kanı bile yıkamadı henüz.
6 yaşındaki bir çocuğun beyazını kirletti birkaç gün önce.
Yine kaçacağız ama değil mi? Böyle yapmaya programlandık çünkü, kaçacak ve her gün gözümüzün önünde gerçekleşen vahşete sessiz kalacağız. Ne eğitim sisteminde, ne de aile yaşamında önlemler alacağız. Çünkü özünde aynı bencil doğadan geliyoruz. Hobbes’un dediği gibi özlerimize bırakıldığımızda hepimiz vahşiyiz ve sadece kendimizi düşünüyoruz. Savaştan nasıl çıkacağımızı, nasıl daha az yara alacağımızı. Toplum yaşamında aykırı gözükmemek ya da ayıplanmamak için birkaç sosyal medya paylaşımı, sonra “Bu akşam hangi dizi vardı?” Aramızdan bir kişi bile gerçeği kabullenip onunla savaşmak adına bir şey yapmayacak. Çocuklar yine ayak altından çekilmeleri için sokağa ya da bilgisayar başına yollanacak- Hangisi daha tehlikeli, inanın bu sorunun cevabı zor. Çok zor.- ya da sokakta gördüğümüz bir istismara “Anne-babası var.” “Suçlu ben olurum şimdi” “Aman üstüme kalmasın” korkusuyla müdahale etmeyeceğiz.
Merhaba okuyan, belki farkında değilsindir diye belirtmek istedim. Bunları “çocuk istismarının normal sayıldığı” bir ülkeden yazıyorum. Ekranının başında devlet kötülemeye başladın mı? Güzel fakat sana söyleyeceğim birkaç şey daha var, lütfen okumaya devam et.
Bir süredir siyah camda gündüz kuşağı programlarını izliyorum.Aşağılama dolu homurtularını duyar gibiyim, haklısın fakat benim televizyon esaretimin üstünde durmadan önce başka bir konu hakkında konuşalım.
İnsanlar, televizyonda kayıp insanları bulan ve ya cinayetlerin arkasındaki sebepleri sorgulayan, belki de sorguluyormuş gibi yapan kişilerin yayınlarını arayıp çocuklarının sokakta oynarken kaybolduğunu söylüyorlar.

Kaç yaşındasın bilmiyorum, ben sokakta oynama dönemlerinin son evresine denk geldim denebilir. Sokak kültürünün olduğu bir yerde büyümedim o ayrı fakat hatırlıyorum, büyük büyük teyzemin mahallesine gittiğimde oradaki bir beyden rahatsız olurdum. Bana hiç yaklaşamadı  zira annem, eleştirenler ve beni rahat bırakması gerektiğini söyleyenler olmasına rağmen sürekli etrafımdaydı. Bakkala bile tek başıma gitmişliğim yok, yaşadığım şehrin ara sokaklarını bilmem ve daha nice eksiklik. Dediğim gibi ben sokakların görece güvenli sayılabileceği, mahalle kültürünün can çekiştiği dönemlerde doğdum ve açıkça söyleyebiliyorum ki o zaman bile yeterince güvenli değildi. Şimdi ise…Eh, eğer Yeşilçam hortlarsa kötü yol metaforu için çok uğraşmalarına gerek kalmayacak, karakter ekmek almak için sokağa çıksa ve yanlış insanlarla karşılaşsa yeter ki bu da %75 gibi yüksek bir ihtimal.
İnternet çağındayız ve eminim sen de çok iyi biliyorsun ki interneti düzgün kullanabilen insanlar değiliz. Bu bloga bile cinsellikle alakalı aramalarla gelenler var, öyle düşün. Bitmek, tükenmeyen bilmeyen bir çöplük burası ve sapkınlık yüzyıllardan bu yana hasır altı ettiğimiz bir gerçek.
Bir önceki yazımda Camus’den alıntı yapmış ve kendimizi bile doğru dürüst tanımadan başkalarını tanıyabildiğimizi düşünmemizle alakalı çiziktirmiştim. Yeni bir pencereden bakalım ve arama anahtarı olarak “X iyi adamdır/kadındır, yapmaz öyle şey” yazalım.

Yazdık mı?

Güzel.

Miss Violence’den bahsederken yabancı olduğumuz bir konu değil, diye başlıyorum konuşmaya. Bizler en basit örnekle “Kızı bakire mi diye kontrol ederken onu hamile bırakan, üstüne üstlük kızının doğurmasını sağlayıp doğurduğu çocuğu taşla ezebilen” insanları okuduk. Bebeklerin midesinden çıkan spermlere, “Babamın sütü çok acı” cümlelerine alışığız.
Evet, doğru kelime bu alışığız. Uyuşmuşluk hali gibi bir şey. Hiçbir şey yapmıyoruz zira alışkanlık böyle bir şey, bir odaya girersiniz içerideki koku sizi öldürecek gibi gelir ama sonra alışırsınız. Filmin sonu.
Başlarken sorduğumuz soruya geri dönelim, 11 yaşındaki bir kız çocuğu neden intihar eder? Onu yaşamaya kandıracak umut da mı yoktur? Eğer tehdit evin içindeyse, hayır ne yazık ki yok ve araştırmalar bize çoğunlukla şunu söylüyor; Söz konusu çocuk istismarıysa tehdit çoğunlukla çok yakında, belki evin, belki ailenin içinde. Burnumuzun dibinde heyecanlı nefesler alıp veriyor ve biz görmezden geliyoruz. Zira kültür bunu dayatıyor, yanılma ve ötekileştirilme ihtimali ödümüzü patlatıyor. Bizler küçük hayatlar için savaşmak yerine onların rahatsızlıklarını şımarıklığa veriyoruz. Bazen abartıp rıza bile arıyoruz ki çoğu zamanda buluyoruz zaten, eh arayan neler bulmaz.

Cevaplayalım mı? Eğer tehdit evinizin içindeyse, kendinizi kurtartıp kaçtığınızda toplum sizi suçla bulabilecekse ya da size kötülük yapanlar adalet adı verilen sistem tarafından adeta takdir edileceklerse. Ne yazık ki  umut yoktur. Yüzüklerin Efendisi’nde söylendiği gibi anlatılmalı belki de “Arayın onları ama bir şey ummayın. Umut bu topraklardan gitti.”
Miss Violence hakkında ayrıntı vermek istemiyorum. Bu yazı daha çok “Ben buradayım, aptalca da olsa hala umut edebiliyorum, bir gün sizleri korumayı öğrenebileceğiz” çığlığı.
Bir gün “10 yaşındayım ve boşanmak istiyorum” kitabında – ki kitap bir tür hayat hikayesidir- küçük Nojoud’a yardım eden insanlar bizim ülkemizde de çoğalacaklar inancı.

Bir gün insan hayatının değerini anlayacağız.

Bu da benim yaşamdan vazgeçmeme bahanem.
Umudum.

Aşk – Hayal Kırıklığı bağında Beklenti Üzerine |AG – Shadow Moon & Laura Moon

“Sana söylemediler mi?” Sesi sakin ve duygusuzdu. “Karın, kocamın aleti ağzındayken öldü Gölge.”
Neil Gaiman’ın Amerikan Tanrıları isimli kitabında Shadow Moon, Türkçe karşılığıyla Gölge karısının onu aldattığını böyle öğreniyordu. Onun için girdiği cezaevinden çıktıktan, ölüm haberiyle sarsılıp, ölümüne kendince binlerce senaryo yarattıktan hemen sonra. Delirmenin eşiğindeyken, onu sarhoş arkadaşının arabasında dehşet içinde bağırırken hayal edip, aklında masumluğu tastikledikten hemen sonra. Tam olarak böyle yaparız değil mi? Sevdiğimiz, önemsediğimiz birinin bizim doğrularımıza uymayacak bir şey yapabileceği fikri aklımızın ucundan bile geçmez.  Zira biz doğru düzgün karakterlere sahip olmasak bile sevdiklerimiz daima mükemmeldir, öyle olmak zorundalardır.
Belki klişelerin en eskisi ve en gerçeği ama ortada şöyle bir durum var. Dünya acımasız bir yer ve bizler acıyla baş etmeyi değişik yollardan öğreniyoruz. Bir kere de değil üstelik, binlerce kez. Tam anlamıyla öğrenene dek kırıyor bizi. Eğer becerebilirsek acıları kabullenip onlarla yaşamaya başlıyoruz, kabullenemiyorsak önümüze iki seçenek çıkıyor. Yok saymak/ Kaçmak ya da intihar. Camus bunun üzerine uzun uzun konuşmuş fakat ben konuyla alakası olan kısmı almak istiyorum. İnsanlara kendimizce değerler atfedip, sonra işler istediğimiz gibi gitmediğinde yerlere kapanmamızla ilgili olan kısım. Kendimizi doğru dürüst bilmiyorken, başkalarını çok iyi bildiğimizle ilgili olan kısmı da diyebiliriz, siz nasıl isterseniz.

” Öyle ya, kim ve ne hakkında “Bunu biliyorum!” diyebilirim ki? İçimdeki bu yüreği duyabiliyorum, var olduğu yargısına varıyorum. Bu dünyaya dokunabiliyorum, onun da var olduğu yargısına varıyorum. Tüm bilgim burada duruyor, gerisi kurmaca. Çünkü varlığından kuşku duymadığım bu “ben”i kavramaya çalıştım mı, onu tanımlamaya, özetlemeye çalıştım mı parmaklarım arasından akıp giden bir su oluveriyor. Bürünebildiği tüm yüzleri bir bir çizebilirim, ona verilmiş olan her şeyi, bu eğitimi, bu kökeni, bu ateşliliği ya da bu susmaları, bu büyüklüğü ya da düşüklüğü de bir bir çizebilirim. Ama bu yüzlerin toplamı yapılmaz. Benim olan bu yürek bile hep tanımlanamaz kalacak benim için. Varoluşum konusunda vardığım bu kesinlikle, bu güven vermeye çalıştığım öz arasındaki çukur hiçbir zaman dolmayacak. Kendi kendime yabancı kalacağım hep.”*

Değer atfetme hakkında binlerce cümle kurulabilir, biz duygusal ilişkiler açısından bakalım. Hayatımızı böyle yaşamıyor muyuz? Daha kendimizi bile tanımıyorken başkalarını çok iyi tanıdığımızı iddia ediyoruz. Biri hayatımıza giriyor ve biz, onu tabiri caizse sıfırlıyoruz, begendiğimiz bedenlere, hayalimizdeki ruhları koyup; aşk sanıyoruz belki de.* Gördüğümüz, sevdiğimiz, dokunduğumuz şeyin gerçekliğinin bizim zihnimizdeki haliyle bir alakası yok. Hayal kırıklığı buradan doğuyor. “Asla yapmaz, kesinlikle söylemez, herkesten beklerim ama ondan asla” cümleleri ve “Sadece beni” umudundan.

Kendimizi gerçekliğin içinde yaşıyor sanıyorken, bir tiyatro perdesinin önünde buluyoruz. Rolümüzü, kendimiz için özenle ölçüp biçtiğimiz hayatları tüketiyoruz. Gerçekliğe döndüğümüzdeyse hayat en acımasız haliyle bizi bekliyor oluyor, gerçeklerin zihnimizdekilerle benzerliği bile yok. Hata yapmayacağından en emin olduğumuz bile hata yapabilir, sana özel sandığın aşk daha önce tüketilmiş  olabilir. Hiçbir cümlenin sırf senin için söylenmediği gerçeğini selamlayabilirsin. .Eros’un oku o anda, içine çektiğin o sert nefesle daha derine girer.  Daha derin bir yara açılır insanın içinde, her şey geçer de insan bir tek kırıldığı yeri hatırlar.

Kimbilir belki hatırlanmaktır aşkın tek umursadığı, kim tarafından olduğu bile önemli değil. Birinin onu hatırlaması ve acıyı çekmesi. Belki de aşk dediğimiz şey bu kadar bencildir ya da biz baştan beri yanılmışızdır. Yaşadığımız şeyi aşk sanmış, üstüne şiirler yazmışızdır. Aşkın deper atfetmekle hiçbir ilgisi olmayabilir, gerçek aşk olduğu gibi sevmek olabilir. Kim bilebilir?

Shadow ve Laura, Laura öldükten ve çeşitli olaylar yüzünden yeniden dirildikten sonra ilk kez biz otel odasında karşılaşıyorlar. Nedense dizinin onca güzel sahnesi içinde hatrımda kalan en net sahnelerden biri bu. Shadow’un, Laura’ya bakışı. O bakışın içindeki hisler. Size de oldu mu? Birini sevdiniz ve o gitse hatta sizi kimsenin incitemeyeceği kadar incitse bile bir tarafınızın onu sonsuza kadar sevmeye devam edeceğini hissettiniz mi? Dünyanın en kötü insanı olsa da ya da kalbi bu dünyada kırılacak kadar güzel olsa da. Sebepsizce, sadece o olduğu için, belki güzel gülümsediği ya da yanında olmanız gereken yerde hissettiğiniz için.

Böyle severken en hassas yerinizden yaralandığınızı düşünün, o çok sevdiğinizin sevginizin kar beyaz örtüsüne kocaman bir leke bulaştırdığını. Örtüyü atar mısınız, birbirimizi kandırmayalım. Rafa kaldırsak hatta kırk kat kirlinin altına koysak bile o örtü orada kalır.

Ah, ne kötü şey. Güvenin kırılması, kalbin yaralanması ama inatla sevmeye devam etmesi. Belki de Camus’un anlatmaya çalıştığı tam olarak budur, acılara rağmen sapasağlam kalabilmek. Onları umursamamak, bize zarar vermesine izin vermemek. Kalbimiz tek başına bunu başarabiliyor olabilir mi? Mevzu bahis aşk olduğunda çoğu şey saçma değil midir zaten?
Shadow’un bakışında bunlar vardı. Ne olursa olsun kaldırıp atamadığı o örtü, dünya tersine dönse de bir yanının o kadını sevmeye devam edeceğinin bilinci. O bakışta her şeyden çok acı vardı. Yakın zamanda aklındaki mükemmelliğini kaybetmiş olan kadın tam karşısında dururken, kendiyle ve duygularıyla olan savaşı. Daha birkaç gün öncesinde onun telefonunda başka bir adamın – en yakın arkadaşının- penisinin fotoğrafını görmüş ve cinsel içerikli mesajlarını okumuşken, kırılan duygularını bile henüz halının altına süpürememişken. Ne garip çelişkidir değil mi? Birinden hem tiksinip, hem de ona delice aşık olmak. Aşk böyle bir şey olsa gerek, kırbacını size binlerce kez indiriyor ama siz ısrarla onun gözlerine bakmaya çalışıyorsunuz. Kanasanız bile. Acıyı kabullenmek, ona meydan okumak diyebilir miyiz buna?

Laura’ya gelirsek; O, eskiden ne hissettiğini tam olarak bilemediğini gösteriyor bizlere birkaç kez. “Seviyordum- seviyorum” gibi gel-gitleri biçok kez duysak da hiçbir zaman karakterden aşk hissini alamıyoruz. Dirilmiş ve artık aşık olduğunu söyleyen Laura’nın bambaşka bir derdi varmış gibi geliyor hep. Emin olamıyorsunuz, dünyayı bilememek gibi bir şey bu. Bir kez olsun “işte bu açık”** diyebileceğimiz hiçbir şey yok aşka dair. Laura’nın aşkı ise çok daha karmaşık, ne izleyici ne de kendi Shadow’un peşinden gitmesinin altında yatan gerçek sebebi ya da onun ruhundaki karmaşayı anlayamıyor gibi gözüküyor. Sahi nedir, reddedilişin insanı perçinlemesinin sebebi? Sevginin değeri geç anlamak mı yoksa bir tür hazımsızlık mı?

 

Aşk hiçbir zaman kartlarını açık oynamıyor. Bundandır Shadow tüm olanlara rağmen acı çekebiliyor, karısının eski yüzüğünü ona bırakabiliyor ve takmadığını gördüğünde hüzünlenebiliyor. Laura aldattığı ve aslında hiçbir zaman aşık olmadığı kocasına bir anda aşık olabiliyor ve biz bunları yadırgayamıyoruz zira hepimizin bildiği bir şey var. Söz konusu aşksa her şey mümkün.

Belki de en acısı budur, hiçbir şey bilmediğimizi görebilmemize rağmen hayal kurmaya ya da insanlara değer atfetmeye devam etmemiz. Gerçekliğin en büyük düşmanı, içimizdeki amansız romantik. Yel değirmenlerini devirmeyi aklına koymuş hayalperest.

 

 

*Yazıda A. Camus- Sisifos Söyleni ve Sheakespeare – Othello’dan alıntılar yapılmış.
Kierkegaard- Forforens Dagbog’dan faydalanılmıştır.

Kadın- Erkek ve Güç İstenci üzerine – ASOIAF| Khal Drogo

*Revize edilmiştir.

 

Game of Thrones’un ilk sezonunda Khal Drogo daha doğrusu Jason Momoa için çığlık atan kadınları hatırlıyor musunuz?

Bunun için bir çok sebep gösterebiliriz, muhtemelen beyefendinin dağları titretecek kadar “erkeksi” olması ilk sıralarda yer alır. Asıl soru şu; Neden kadınlar Khal Drogo gibi barbar -her zaman ve her koşulda şikayet ettikleri ilkel güdülere sahip bir erkek için çıldırma sınırına geldiler?

Khal Drogo savaşçı bir topluluğun lideriydi, barbardı, medeniyetin M’sini hatta medeni bölgelerde konuşulan dili bile bilmiyordu. Öğrenmeye gerek görmeyecek kadar yüksek bir egoya sahipti, o dünyanın en güçlü adamıydı ve kendi dünyasında bu doğruydu. Peki kitabı okuyanlar arasında o kadar popüler olmamışken, dizi başladığı anda neden kadınların çoğu Khal Drogo hayali kurmaya başladılar?

Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında ” Kadının en çok kimden nefret ettiğini soran Zerdüşt, üzerinde önemle durulması gereken şu cümleyi dile getirir:

Demir şöyle demiş mıknatısa: En çok senden nefret ediyorum, çektiğin, ama kendine doğru  sürükleyecek  gücün  olmadığı  için.”  Kadını demir olarak düşünürsek, sadece (kendine) çeken erkekten nefret ettiğini ama kendine sürükleyen erkeği yeğlediğini söyleyebiliriz. Yani mıknatıs gibi çeken, tahakküm kuran, kendine mal eden erkekten ziyade etkileyici olan, kendi derinliğine doğru sürükleyen, gönlünü açan erkeği yeğler kadın.

Bunun üzerine tartışalım mı?  Nietzsche ya da bu yazıyı yazarak yanlış bilinenleri düzeltmek adına bir adım atan sevgili hocam Metin Becermen kullandıkları sözcüklerde haklı değiller mi? Biz kadınlar tam olarak bunu istemiyor muyuz? Khal Drogo gibi barbar bir adam için dünyanın her yerinde milyonlarca kadın bu yüzden çıldırmadı mı? Khal sadece güçlü değildi, bölümler ilerledikçe eşine yüreğini açtı. Hepimiz tam da o bölümlerde ekran karşısında eriyip gitmedik mi? Olan biten aslında tam olarak bu değil miydi? Gücünü kimsenin sorgulayamadığı bir adamın, bir kadına ruhu ona aitmiş gibi bakması.

İstediğimiz şey bu değil mi?

En özgürlükçümüzden tutun, en edilgen olanımıza kadar hepimizin içinde yatan bir durum değil mi bu? Bana mı öyle geliyor? Gücü elinde tutan erkeğin gücünü elimizde tutabileceğimiz yine M. Becermen ’in cümleleriyle “…Yani gücün arkasındaki hakiki güç olmayı… “İstiyorum”a karşı “o istiyor” da burada anlam bulur. Erkeğin “istiyorum” unu “isteyen”, ona yön veren, yönlendiren olmayı, ister kadın. Bunu da “o istiyor” diyerek, erkeği harekete geçirerek, istekli kılarak, yüreklendirerek yapar. Kadın erkeği hem harekete geçirmek hem de uysal kılmak için kırbacı kullanır…”

Ya da belki değildir, belki tüm bunlar yanlıştır. İnsan doğası hakkında kesin cümleler kurmak ne haddimize? Özellikle modern zamanlarda sürekli değişen ve bir türlü oturmayan düşünce kalıpları yüzünden hiç kimse ne istediğini söyleyemezken, kadın-erkek arasındaki denge hakkında konuşmak en azından beni zorlar. Çünkü eğer güçlüysek ya da güçlü görünmek istiyorsak; Hayatımızda baskın bir erkeğin varlığına ihtiyaç duyduğumuzu kabul etmemize izin vermeyen düşünce kalıpları var. Bu yüzden mutsuz olmayı ama güçlü hissedebilmeyi göze alanlarımız bile var. Kadının da, erkeğin de güçlü olabileceğini ve bunun kırılgan egolarımıza bir zarar vermemesi gerektiğini bir türlü öğrenemiyoruz.

Belki de hepimiz korkuyoruz. Toplum tarafından yargılanmaktan tutun, kalbimizin kırılmasına kadar birçok şeyden ama en önemlisi güçsüz gözükmekten.

Derin konular, içine bir kez girildiğinde uzun zaman çıkılamayacak kadar derinler hem de o yüzden en iyisi Khal Drogo’ya geri dönelim. Karakter çok sevildi, bunda karakteri canlandıran Jason Momoa’nın etkisini yok sayamayız, elbet. Bedenini geçelim zira o konuya değindiğimizde kadınların onu sırf bedeni için beğendiği algısını desteklemiş oluruz. Benim odaklanmak istediğim yer oyuncunun bakışları ve sesini kullanım şekli. Bir erkeğin bir kadını önemsediğini nasıl anlarsınız?

Ona hediyeler almasından ya da orada burada fotoğrafını paylaşıp altına ergen yorumları atmasından mı? – Profil fotoğrafına ikimizin fotoğrafını koy ki herkes beni çok sevdiğini bilsin. ( İt means: Öz saygım sıfır ve bana olan sevgini o küçücük fotoğraftan analayabilirim çünkü bu bana yetiyor. Derinliğim bu kadar) Ben bakışlar ve ses tonundan anlıyorum ve en çok bunlara dikkat ediyorum ki Khal Drogo’nun dizi boyunca yaptığı şey de tam olarak bu. Kendi dünyasının en güçlü adamı, eşine öyle bir bakıyor ki. İzlerken şöyle diyorsunuz; “Erkek, kadınla gurur duyuyor, onu seviyor ve ona çevredeki her şeyden daha fazla değer veriyor.”

Yazının önceki halinde oyuncunun bakışlarıyla hükmettiğinden bahsetmişim, bugün bunları yazarken bunun ne kadar doğru bir kelime olduğu konusunda çekincelerim var. Hükmetmek bir çok yere çekilebilir, o yüzden; Khal Drogo’nun bakışlarında ilkel bir güç var demeyi tercih edeceğim. Zira her fırsatta eleştirdiğim aşağılayıcı tavırla – erkek kadından üstündür, bizim eşitimiz değilsiniz– hiçbir ilgisi olmayan bir otoriteden bahsediyorum. Erkeklerin hüküm sürdüğü ve kadınların hiç önemli olmadığı topraklarda sevdiği kadın için savaş çıkartmayı göze alan bir adamın otoritesinden ve hükmeden tarafından bahsediyorum.

Anlatmaya çalıştığım şey, çağlardır kadınları ikinci sınıf varlık ve ya sadece bedenden/rahimden ibaret gören zihniyetin tamamen zıttı, sevildiğini hissetmekten bahsediyorum. Sırf rahmi olduğu için biyolojik olarak aşağı konumlandırılmaktan farklı, değeri görülen ve bilinen bir kadın gibi hissettirilmekten. Bundandır hiç yadırgamadım ben dünyanın Khal Drogo adıyla inlemesini ve oyuncunun bir anda en popüler oyuncular arasında anılmasını zira sevgili Jason Momoa ya da dizideki ismiyle Khal Drogo; güzel bakıyordu.

Dudaklarını kımıldatmadan, sadece gözleriyle konuşabiliyor. Karşısındaki kadını sevdiğini saçma sapan jestlere gerek duymadan hissettirebiliyor. Onu övmüyor, şımartmıyor, ilgisini bilinen -ve gösteriş için herkesin karşısındakinden beklediği- yollarla göstermek yerine sevginin en saf – en ilkel haliyle yansıtıyordu. Bir adamın gülümseyişinden sevgisini okuyabildiğinizi düşünün, bakışlarıyla size sarıldığını. Ağzınızdan çıkan her sözcüğü “gerçekten” dinlediğini ve sözlerinize önem verdiğini.

Erkeğin egemen görüldüğü ve pek değerli olmadığımız topraklarda, hatta dünyada birinin sizin düşüncelerinizi önemsediğini, sizin hakkınız için sizinle birlikte savaştığını. Sizi onların hakimiyet kurdukları kötülük çukurunda koruduğunu… Korunduğunuzu hissettiğinizi düşünün? Ne kadar zamandır kayıp bu his ya da ailemizden biri dışında hissedebildik mi korunduğumuzu? Ailemizde hissedebildik mi? Bakın bunun kadınlar güçlüdür konusuyla bir alakası yok. Gerçekçi olalım, kaçımız gece kulağımıza kulaklıklarımızı takıp hiç korkmadan ara sokaklarda yürüyebiliyoruz? Boş toplu taşıma araçlarına gönül rahatlığıyla binebiliyoruz? İstediğimiz gibi yaşayabiliyoruz?

Bu tamamen tahmin ama belki de bu yüzden sevilmiştir bu karakter. Dünyanın en kaba, en vahşi, en ilkel varlığı olsa da içinde yoğurulduğu kaptan çıkabildiği için. Sevgiyle bir şeylerin değişebileceğini gösterdiği için, bir kadın için dünyaya savaş açabilecek kadar aptal olduğu için. Çünkü aşk aptallıktır ve hepimiz o aptallığı bir kez olsun deneyimlemeyi hayal ederiz.

 

Dil bir virüs, din bir işletim sistemi ve Televizyon’un son seçilmişi American Gods

“Ona siktiğimin gerçeğini tekrar programladığımızı söyle. Ona dilin bir virüs, dinin bir işletim sistemi ve duaların birer junk mail olduğunu söyle. Bunu ona söyle yoksa seni gebertirim.”

Pekâlâ, mesleki açıdan bakarsak ben bir ephebianım ve lanet olsun dostlarım, ne yazık ki bir paratonerim yok. O yüzden bu yazıya başıma bir şey gelmeyeceğini umduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Evet, yine etkileyici bir giriş yapamadım ama ben de böyleyim işte. Atsanız… Atmayın, iddialara göre kedi yerine bir muhabbet kuşu zekasına sahip olduğum için yolumu bulup geri dönemezmişim. Bunları söyleyenler halt ediyor, neyse. Beni yarın sabahın köründe kalkacak olmama rağmen bu saate kadar uyanık tutan ve deli gibi heyecanlanmamı sağlayan diziye geçmeden önce size bir soru sormak istiyorum.

“İşi düşmediği zamanlarda Tanrı’yı hatırlayanınız var mı?” ya da soruyu değiştirelim “Hangimiz inandığımızı iddia ettiğimiz şeyi gerçekten biliyoruz?” Hepimizin evinde bulunan o kocaman siyah cama çıkıp din hakkında atıp tutanların zırvalarından bahsetmiyorum, elimizin altında bulunan ama nadiren kapağını açtığımız çevirilerden de bahsetmiyorum. Açıp okuyanınız – burada çeviriyi okuyup geçenlerden bahsedilmemektedir- okuyup irdeleyeniniz var mı? Sorguluyor musunuz, yoksa sizler de tatlı su inananı ya da inanmayanı mısınız? Bilmediğiniz bir şeyi reddettiğini söylemek kolaydır ama bilmediğiniz bir şeye inanmak nasıl hissettiriyor?

Dini biliyor musunuz yoksa bildiğiniz şey, size anlatılanlar, inanmanızı istedikleri detaylar mı? Bunun üstüne bir düşünelim. Düşünelim mi? Yoksa siz yaklaşık olarak 20 gün sonra başlayacak -di’li geçmiş zaman hikayelerini dinleyip kafanızı doldurmaya hazır mısınız?

-O sırada arkadan bir ses yükselir; Üstüne vazife olmayan konularda konuşur, konuşur, konuşuuurduuu. “Dur” diyordu bilgeler “Dur, dur. Taş olursun”

Olmadı.

Her neyse, konumuz Pratchett ve Small Gods değil zaten, ben nereden ve nasıl bu konulara geldim, inanın bilmiyorum. Zihnim ilginç bir labirent, yanlış bir yere sapınca bir bakıyorsunuz ulaşmaya çalıştığınız konu yerine bambaşka bir konu çıkmış ve karşınızdaki kadın konuştukça konuşuyor.

Susmuyorum.

Konumuz, diyorduk. Konumuz birkaç hafta ya da ay önce sizlere hakketmediği bir özensizlikle duyurduğum American Gods. Merak edip kitabı okuyanlarınız var mı? O kadar tıklıyorsunuz ki hala blog okuyan insanlar olduğunu görmek mutlu ediyor beni. Bari kitabı alıp okudunuz ya da en azından Google’da arattınız mı?

American Gods’ın ilk bölümü önceki akşam malum ortamlara düştü ve sizlere diyeceğim şudur; iyi ki düştü. Elbette burada diziden bahsetmeyeceğim, önceki yazıyı okudunuz mu? Diziyi tanıtmak için başlayıp on saat kitaptan ve dünya meselelerinden bahsettim. Bu yüzden kimse benden dizi önermemi istemiyor, bu yüzden sizlere yazıyorum. Şaka bir yana, dizinin hayal kırıklığı olacağından öyle çok korkmuştum ki. Hobbit’i deliler gibi bekleyip, P. Jackson’ın sırf para için cüceler ve elflerin aşk yaşayabileceğini namüsait yerlerinden uydurması sonucu sinemada homurdanmaktan filmi izleyememiş insanım ben.

Filmleri beraber izlediğim arkadaşlarıma sorduğunuzda hatırladıkları tek şey “Olmaz ki canım, böyle olmaz” cümleleri olacaktır. Çünkü olmaz. Eskilere ve Modernlere teşekkürler, American Gods olması gerektiği gibiydi. En azından ilk bölümü değerlendirecek olursak, hiçbir şey yerinden oynamamıştı. Saçma sapan bir romantizm yoktu, belki Gölge olduğundan daha canlıydı ama olacak o kadar.Yazarın senaryo işine el atması böyle sonuçlar doğuruyor demek ki, üstat Tolkien de mezarında vantilatöre dönmüştür muhtemelen. -Bu sözü çaldım, sahibine selam olsun-

Konuyu size anlatmak yerine biraz şu dinler ve teknoloji olayından bahsedelim mi? Hani az önce üstünde birazcık konuşmuştuk. Bilmeyenler için uyarı geçmem de fayda var, okuyacaklarınız sizi rahatsız edebilir çünkü ben kameraların karşısında ya da muhtelif ortamlarda din uyduranlara karşı ezelden beri pek pozitif değilim. Olamadım ve muhtemelen asla olamayacağım.

Konu çok derin öyle derin ki nereden başlasam, diye düşündürtüyor. Önce kitaptan bir alıntı yapalım mı? Onun üstüne konuşalım.

“Ben salak kutusuyum. Ben televizyonum, ben her şeyi gören göz ve katot ışının dünyasıyım. Ben gaf tüpüyüm. Ben ailelerin tapınmak için önünde toplandıkları küçük sunağım.”

“Sen televizyon musun, yoksa televizyondaki biri mi?’

“Tv bir sunaktır. Ben insanların adına kurban verdikleri şeyim.’

“Ne kurban ederler?’ diye sordu Gölge.

“Çoğunlukla zamanlarını. Bazen birbirlerini… “

Soru sormaya gerek var mı? Televizyonun varlığını unutabilen var mı? Hiç etkilenmeden izleyebilen? Çocuklarını ondan uzak tutabilen? Alanım olduğu için direkt olarak edebiyattan örnekler vereceğim ve örnekler önceki yazıları okuyanlar için sıkıcı olacaktır fakat durumu görmenizi istiyorum. Yaşı genç, çok genç yazar adaylarının/yazmaya hevesli insanların yazılarını okuyorum. Hikaye taslakları önüme düşüyor, bazen gözlerimin içine hevesle bakarak benden yorum bekliyorlar. Bazen benden onlara gidecek bir mail için günde onlarca kez mail kutularını kontrol ettiklerini itiraf ediyorlar ve ben, kapağını açtığım her hikayeye aynı umutla başlıyorum.

“Farklı bir şey olsun, lütfen farklı bir şey olsun.”

Olmuyor. İşte televizyonun ve televizyon karakterlerinin etkisi tam olarak burada devreye giriyor. Önüme gelen tüm hikayelerin ana karakterleri marketten alınmış gibi, birebir, ucuz, yavanlar. Güçlü ve belalı adamlar, korunmaya muhtaç, kendi ayakları üzerinde durmanın anlamını dahi bilmeyen ama kendi ayakları üzerinde durabileceğini iddia eden güzel ama şapşal genç kızlar. Sonrasını biliyorsunuz, sonra bu adamlar bu kızları alıyor ve sahip oluyorlar.

Ve bu güzel bir şey -miş. Mutlu son.

Kime göre?

Onu geçin, hepimizin kullandığı instagram hesabınızı açın. Keşfet kısmında Kısmetse Olur isimli kene türüne ait tek bir paylaşım yoksa lütfen beni de sosyal çevrenize alın zira ne zaman İnstagram hesabıma bakacak olsam, keşfet bölümünde televizyon karakterleri adına açılmış hayran hesaplarına rastlıyor ve gencinden-yaşlısına binlerce insanın saçma sapan sebepler yüzünden birbirleriyle tartıştığına şahit oluyorum. Zamanınızı verdiğiniz şeylere bir bakın, bakın ve mantıklı tek bir açıklamada bulunun.

“Canımız sıkılıyor” diyor bazıları sorduğumda, bazıları “Ne yapayım!” diye yakınıyor “Haberlere mi bakayım, hayat yeterince kötü değil mi? İçim daralıyor.” Bakın bu üç maymunun bir güzel harmanlanmış hali “Ne yapayım,içim daralıyor.”

Görmemek, duymamak, bilmemek işime geliyor. Böylece bana inandırılan yalanlara ve pembe bulutlarda yaşadığıma inanabilirim. Savaşın ortasında kalmış çocuklar ya da ülkenin yeni sisteminde durumumuzun ne olacağı umurumda değil, lütfen bana bir doz daha entrika verin. Lütfen, evlilik programlarını bitirmeyin. Ben günlük entrika ve saçmalık ihtiyacımı başka nasıl karşılayacağım. Oz büyücüsüne ihtiyacım yok, beynimin talaştan oluşması umurumda değil. Ne işime yarıyor ki?

Yazar tam olarak bu noktada derin bir nefes aldı ve konuyu toparlaması gerektiğini fark etti.

Ben bilge değilim, bir halt bildiğimi bile söyleyemem. Söyleyebileceğim tek şey, insanları gözlemlediğim. Fazlaca yanılıyorum ama izleme huyumdan asla vazgeçmeyeceğim sanırım. Uydurulmuş bir dine inananları görüyorum, sahte peygamberlere kapılanları, zamanının çoğunu televizyonun karşısında evlilik programları izleyerek geçirenleri, her şeyi bildiğini ya da bir şeyi anladığını sananları ve bunun üstüne ahkam kesenleri, insanlıktan çok paraya önem verenleri, hayallerini beyaz bir elbiseyle sınırlayanları, üniversiteden çıkıp direkt olarak kendi düğününe gidenleri -ve bunu marifet sayanları- ya da aynı kapıdan çıkıp sokaklara düşenleri.

Soru şu; Modernliğin bize getirisi gerçekten bu mu?

En basiti internet. Nasıl kullanıyorsunuz interneti? Size bir şey katıyor mu yoksa zamanınızı ve beyin hücrelerinizi öldüren, belki de sizi suça sevk eden şeylerle mi uğraşıyorsunuz?

En son ne zaman, neye inandığınızı sorguladınız. İnandığınız şey gerçek Tanrı mı? Misal sizin Tanrı’nız “Sizin gibi düşünmeyenlere saldırabilirsiniz/öldürebilirsiniz” diyor mu? Yoksa bunu söyleyen televizyon mu? Peygamber hikayeleri dinlemek yerine, peygamberlein nasıl yaşadığına hiç baktınız mı? Yaşamlarını şekillendiren düşünceleri ve nasıl yaşadıklarını, o dönemin zihniyle anlamaya çalıştınız mı? Yoksa peygamberin birden fazla eşi vardı, bizim de olsun kafasında mısınız?

Dini canınız nasıl isterse öyle mi algılıyorsunuz?

American Gods tam olarak bunu anlatıyor diyemem, bunları ben 03:23 sularında yarı sinirli bir ruh halinde zırvalıyorum ama Modern Tanrıların diyaloglarını okumanızı isterim. Black Mirror’u izlemenizi istediğim gibi.

americangods2